29 Mayıs 1453 sabahı, sadece bir şehir düşmedi. Bir şehir yeniden doğdu. Ve o sabah, henüz yirmi bir yaşında bir hükümdar, Fatih Sultan Mehmed, atını yıkık surların içinden sürerken, aslında taşları değil zamanı fethediyordu. Çünkü fetih, sadece almak değildir. Fetih, yeniden kurmaktır. İstanbul’un hikâyesi de tam o anda başladı.

Fetih günü şehrin hali içler acısıydı. Yüzyıllardır süren savaşlar, ekonomik çöküş ve nüfus kaybı, bir zamanların görkemli Konstantinopolis’ini neredeyse bir hayalet şehre çevirmişti.

Sokaklar boştu.

Çarşılar suskundu.

Evlerin çoğu terk edilmişti.

Bir zamanların dünyanın merkezi olan bu şehir, artık kendi hatırasının gölgesiydi.

Fatih bunu gördü.

Ve bir hükümdarın en zor kararını verdi:

Şehri sadece yönetmeyecek, onu yeniden inşa edecekti.

Fatih’in ilk emri şaşırtıcıydı. Yağmayı durdurdu.

Çünkü o, bir enkazın hükümdarı olmak istemiyordu. O, bir medeniyetin kurucusu olmak istiyordu.

Şehri ayağa kaldırmak için önce insan gerekiyordu.

Anadolu’dan, Rumeli’den, Balkanlar’dan, Karadeniz kıyılarından insanlar getirildi. Türkler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler… Hepsi bu yeni başkentin sakinleri oldu.

Bu, tarihte eşine az rastlanır bir karardı.

Fatih, İstanbul’u sadece Osmanlı’nın değil, dünyanın şehri yaptı.

Normal hayat, yavaş yavaş geri döndü.

Sabahları fırınlardan ekmek kokusu yükselmeye başladı.

Çeşmelerin başında kadınlar yeniden konuştu.

Çocuklar, yıkık sütunların arasında oyun oynadı.

Ve en önemlisi, şehir yeniden nefes aldı.

Fatih, sadece nüfus getirmedi. Güven getirdi.

Ev yapanlara vergi muafiyeti verdi.

Esnafa dükkân açmaları için destek sağladı.

Boş evlere yerleşenlere dokunulmayacağını ilan etti.

Çünkü bir şehir, ancak insan kendini güvende hissederse yaşar.

Ama asıl büyük değişim ticarette oldu.

Fatih, İstanbul’un kaderinin denizle bağlı olduğunu biliyordu.

Bu yüzden ilk büyük projelerinden biri, Kapalıçarşı’nın temelini atmaktı.

Kapalıçarşı, sadece bir pazar değildi.

Bir ekonomi kalbiydi.

Burada ipek satıldı.

Baharat satıldı.

Altın el değiştirdi.

Ve dünya, yeniden İstanbul’a gelmeye başladı.

Venedikli tüccarlar geri döndü.

Cenevizli bankerler yeniden hesap açtı.

Arap, Fars ve Türk tüccarlar aynı sokakta yürüdü.

İstanbul yeniden ticaretin merkezi oldu.

Fatih’in bir başka büyük kararı ise Ayasofya ile ilgiliydi.

Onu yıkmadı.

Onu yok etmedi.

Onu korudu.

Ve camiye çevirdi.

Bu, bir güç gösterisi değil, bir süreklilik ilanıydı.

Fatih, geçmişi silmedi.

Onu kendi geleceğine dahil etti.

Yeni mahalleler kuruldu.

Yeni camiler yapıldı.

Medreseler, hamamlar, hanlar yükseldi.

Ve şehrin kalbine, kendi adıyla anılacak bir merkez inşa edildi: Fatih Camii ve külliyesi.

Bu sadece bir ibadet yeri değildi.

Bu, bir şehir planının merkez noktasıydı.

Etrafında hayat gelişti.

Evler yapıldı.

Dükkanlar açıldı.

Sokaklar oluştu.

İstanbul artık bir başkentti.

Fetihten önce Konstantinopolis, geçmişin şehriydi.

Fetihten sonra İstanbul, geleceğin şehri oldu.

Fatih, sadece surları aşmadı.

Ekonomiyi yeniden kurdu.

Toplumu yeniden şekillendirdi.

Şehre güveni geri getirdi.

Ve belki de en önemlisi, İstanbul’a yeniden bir kader verdi.

Bugün hâlâ Kapalıçarşı’da yürürken duyduğunuz uğultu…

Fatih’in kurduğu ticaretin yankısıdır.

Ayasofya’nın kubbesine baktığınızda hissettiğiniz ağırlık…

Fatih’in süreklilik kararının gölgesidir.

Ve İstanbul’da yaşayan herkes, farkında olsun ya da olmasın, onun kurduğu şehrin mirasçısıdır.

Çünkü bazı hükümdarlar ülkeler fetheder.

Ama sadece birkaçı, şehirleri yeniden yaratır.

Fatih Sultan Mehmed, işte onlardan biriydi.