24 yılın özlemiyle çıktığımız yolda, Dünya Kupası'na veda edişimiz yalnızca bir eleniş değil, aynı zamanda bir sarsılış oldu.
Avustralya ve Paraguay karşısında alınan mağlubiyetler, sadece turnuvadan erken dönüşümüzü değil, aynı zamanda FIFA sıralamasında 22'den 32'liğe gerileyişimizi de beraberinde getirdi. Rakamlar acımasız ama net: başarısızlık tescillendi.
Peki, bu tablonun bir sorumlusu yok mu?
Ülke olarak garip bir refleksimiz var: Başarı geldiğinde herkes sahneye çıkar, herkes konuşur, herkes alkışlar. Ama başarısızlık kapıyı çaldığında sorumluluk dağılır, isimler silinir, suç bir şekilde bahaneleşir. Ya oyuncuya yıkılır, ya "genç kadro" kozuna sarılınır ya da en tehlikelisi, her şey "nasip" ve "kader"e havale edilir. Oysa bu işler öyle yürümez.
Elimizde gerçekten değerli bir jenerasyon var. Avrupa'nın saygın kulüplerinde forma giyen, bireysel yetenekleriyle göz dolduran, ülkeye heyecan getiren futbolcular... Bu çocuklar eleştirilmeyi değil, doğru yönlendirilmeyi hak ediyor. Sahiplenmekle, başarısızlığı örtmek aynı şey değil. Birincisi geleceği inşa eder, ikincisi sorunları erteler.
Montella ile devam kararı alınabilir, buna teknik gerekçeler bulunabilir. Ama iki maçta sıfır puan, sıfır gol, üçüncü maçı göremeden havlu atan bir takım ortadayken, "yol arkadaşlarımızı yolda bulduklarımızla değiştirmeyiz" söylemi ikna edici olmaktan çıkar. Çünkü milli takım, sadakat cümleleriyle değil; akıl, planlama ve kriz yönetimiyle ayakta durur.
Soru hâlâ geçerli: Bu başarısızlığın bir bedeli olacak mı? Eğer yoksa, 24 yıl sonra gelen bu hayal kırıklığından ders çıkarmamışsak, asıl kayıp o zaman yaşanmış demektir.