Türk futbolseverin sabrı, nice hayal kırıklıklarıyla yoğrulmuş bir hamur gibidir. Ancak bu kez yaşanan, sıradan bir hezimet değil; tam anlamıyla bir çöküşün, bir varoluş krizinin adıdır. Lafı eveleyip gevelemenin, bahanelere sığınmanın zamanı çoktan geçti.

Düşünün ki 48 takımın mücadele ettiği, 12 üçüncünün 8'inin bir üst tura çıktığı bir turnuvada, daha son maçlar oynanmadan havlu atmak... Bu, istatistiklerin bile aciz kaldığı bir başarısızlık tablosudur. Paraguay ve Avustralya gibi rakiplere karşı gol bulamadan, iki maçta da kaybederek veda etmek, tarihimizin en karanlık sayfalarından birine imza atmaktır.

Euro 2016'da yaşanan polemikler, Çekya ve Letonya maçlarındaki düş kırıklıkları hepsi tarih oldu. Çünkü bu seferki rezaletin boyutları çok daha derin. "Nasip", "kısmet" gibi kelimelerin ardına saklanmak, bu başarısızlığın yaralarını sarmak bir yana, adeta tuz basmaktır. Biz Türk milleti olarak fedakarlığı biliriz, ama alay edilmeyi asla hak etmeyiz. "Olmayınca olmuyor" demek, "elimizden geleni yaptık" açıklaması, zekamıza yapılmış en büyük saygısızlıktır.

Montella hocam, sizin Euro 2024'te haksızlığa uğradığınızı düşünenlerdenim. Ama bugün geldiğimiz noktada, hak ettiğiniz tepkiyi alamadığınızı düşünüyorum. Çünkü bu takım, sadece sonuçlarıyla değil, sahaya yansıyan oyunuyla, tercihleriyle ve en önemlisi maç sonu açıklamalarıyla çizgiyi aşmıştır.

Gelgelelim oyunculara... Hücum hattında gol atması beklenen isimler sahada gölge gibi dolaştı. Fizik kapasitesiyle öne çıkması gereken atlet oyuncular, mücadeleden kaçtı. Şutör olarak bildiğimiz futbolcular topa vurmaktan imtina etti. Rakip forveti durdurması gereken savunmacılar pozisyon aldı ama tutamadı. Kritik topları çıkarması beklenen Uğurcan da dahil herkes, kendi görevini yapamadı. Bu, bireysel bir performans düşüklüğü değil; kolektif bir başarısızlıktır.
19 Temmuz'da sona erecek olan turnuvadan 20 Haziran'da elenmek... Bu ne acı bir tezattır. Biri gelsin de bu kâbustan uyandığımızı söylesin. Çünkü gerçekten "Bu kadar olmaz!"

Amerika dönüşünü beklemeden, belki de gözümüzün önündeki maça bile kalmadan bu konuyu kapatmak zorundayız. Ama unutmayalım: Bu takım bir maaş kapısı değil, bir milli onur mücadelesidir. Performansın karşılığı alınan ücret değil, terinle yoğurduğun toprağa bıraktığın izdir. Bugün yaşananlar, sadece bir turnuva yenilgisi değil; geleceğe dair umutların da kaybedilişidir.

Umarız bu ders, kalıcı bir uyanışın habercisi olur. Çünkü bu millet, hak ettiği başarıları yaşamayı ve yaşatmayı bilir. Ama önce, gelenek haline gelen bu kabus döngüsünü kırmak şarttır.