Her yaz mevsiminin gelmesiyle birlikte yüreğimizi dağlayan haberlerle sarsılıyoruz. Onlarca hektar ormanlık alan kül oluyor, yaban hayatı telef oluyor, ciğerlerimiz dumanla doluyor.
Orman yangınları, ülkemizin kanayan yarası haline geldi. Ne var ki, bu yangınları sadece mevsimsel bir afet olarak görmek, işin kolaycılığına kaçmak olur. Zira yangınların ardından yapılan incelemeler, karşımıza bir ihmal ve kasıt tablosu çıkarıyor.
Bu noktada hepimize düşen en büyük görev, yangınlara karşı sadece söndürme ekipleriyle değil, akıl ve bilimle donanmış bir stratejiyle hazırlanmaktır. İlk müdahalenin önemi tartışılmaz; uçaklarımız, helikopterlerimiz, arazözlerimiz kahramanca mücadele ediyor. Ancak unutulmamalıdır ki, en iyi söndürme, yangının çıkmasına izin vermemektir. Bu da sadece vatandaşın değil, devletin her kademesinin sorumluluğunu artırıyor.
Öncelikle orman köylerinde yaşayan vatandaşlarımızın bilinçlendirilmesi ve ekonomik olarak desteklenmesi gerekiyor. Anız yakma, bahçe temizliği gibi faaliyetler kontrol altına alınmalı. Ancak bu işi cezaları artırarak değil, alternatif geçim kaynakları sunarak ve eğitimle yapmalıyız. Aksi takdirde yasaklar, yangınları önlemez; sadece yangınların çıkış nedenini gizler.
Daha da önemlisi, teknoloji çağında yaşıyoruz. Uydu görüntüleme sistemleri, insansız hava araçları (İHA) ve yapay zeka destekli erken uyarı sistemleri artık hayatımızın bir parçası. Bu teknolojileri orman yangınlarıyla mücadelede aktif olarak kullanmak zorundayız. Sadece yangın çıktıktan sonra değil, yangının çıkma ihtimalinin yüksek olduğu bölgeleri tespit ederek önleyici adımlar atabiliriz.
Bir diğer kritik mesele ise imar ve yapılaşmadır. Orman alanlarına kaçak yapılaşmaya göz yummak, yangın anında can kayıplarını artıran en büyük etkenlerden biridir. Yangın yönetim planları oluşturulurken bu bölgelerdeki yerleşimler, tahliye yolları ve güvenli bölgeler titizlikle belirlenmeli. Ormanlar, sadece ağaçlardan ibaret değildir; ormanlar bir ekosistemdir ve bu ekosistemin içinde yaşayan insanları da kapsar.
Yangın sonrası süreç ise belki de en hassas noktadır. Yangının ardından hemen ağaç dikmek, yanan alanları yeniden ağaçlandırmak elbette şarttır. Ancak bu işlem bilinçsizce yapılmamalıdır. Yanan bölgede hangi tür ağaçların yetişeceği, bölgenin iklimine ve toprak yapısına uygun olmalıdır. Aksi takdirde monokültür (tek tür) ormanlar oluşturur, yangına daha dayanıksız alanlar yaratırız.
Son olarak, yangınlarla mücadelenin sadece yaz aylarına mahsus bir kampanya olmadığını kabul etmeliyiz. Bu 12 ay boyunca devam eden bir seferberliktir. Eğitim kurumlarımızda çocuklarımıza orman sevgisini aşılamak, kamuoyunda farkındalık oluşturmak ve en önemlisi “ormanlar bizim ortak mirasımızdır” bilincini yerleştirmek hepimizin boynunun borcudur.
Unutmayalım ki, yeşil bir vatan bırakmak istiyorsak, yangınları sadece suyla değil, akılla, planla ve sevgiyle söndürmeyi öğrenmeliyiz. Aksi takdirde her yıl aynı acı tabloyu izlemeye mahkum oluruz. Bugün kaybettiğimiz her ağaç, yarın nefes alamayan çocuklarımızın feryadı olarak geri dönecektir.
Yangınla değil, akılla mücadele edelim. Çünkü ormanlar yanar, ama umut yeşermeye devam eder. Yetmez mi?