İstanbul'un bazı semtleri vardır ki adres değildir; ruh hâlidir. Cihangir de onlardan biridir.

İnsan ilk kez Cihangir yokuşlarını çıkarken sadece bir mahalleye değil, geçmişe doğru yürüdüğünü hisseder. Sokağın başında oturan yaşlı bir teyzenin camdan sarkan sardunyası, duvara yaslanmış paslı bir bisiklet, taş merdivenlerden ağır ağır inen kediler ve Boğaz'ın ansızın açılan maviliği... Hepsi aynı şeyi fısıldar:

"Burada zaman hiçbir zaman tam anlamıyla geçmedi."

Bugün sanat galerileri, kafeler ve yabancı dillerin birbirine karıştığı sokaklarıyla bilinen Cihangir'in hikâyesi aslında çok daha eskidir. Bu hikâye, Bizans surlarının gölgesinden Osmanlı'nın ihtişamına, Levanten apartmanlarından Cumhuriyet'in yalnız aydınlarına kadar uzanır.

Henüz Konstantinopolis'in en parlak günlerinde bu tepeler bağlarla kaplıydı.

Şehrin kalabalığından kaçan keşişler burada inzivaya çekilir, rüzgârın Marmara'dan taşıdığı tuz kokusuyla dualarını gökyüzüne bırakırlardı. O zamanlar kimse bu yamacın bir gün İstanbul'un en melankolik semti olacağını bilmiyordu.

1453'ten sonra şehir yeni bir kimlik kazanırken bu bölge de yavaş yavaş Osmanlı hayatına karıştı.

Adını ise Kanuni Sultan Süleyman'ın genç yaşta kaybettiği oğlu Şehzade Cihangir'den aldı.

Rivayete göre kambur doğan ve hassas mizacıyla tanınan şehzade, sarayın gürültüsünden uzak bu tepeleri severmiş. Babası onun adına burada bir cami yaptırınca semtin adı da sonsuza kadar Cihangir olarak kaldı.

Belki de kader daha o gün yazılmıştı.

Çünkü bu semtin adı, genç yaşta hayata veda eden hüzünlü bir şehzadenin adıdır.

Ve belki de bu yüzden Cihangir'in sokaklarında dolaşan herkes tarif edemediği bir eksiklik hisseder.

Asırlar boyunca Rumlar, Ermeniler, Museviler, Levantenler ve Müslüman aileler aynı yokuşlarda yaşadılar.

Sabahları bir evden kahve kokusu yükselirken karşı apartmandan paskalya çöreği çıkardı.

Bir köşede ezan okunur, birkaç sokak ötede kilise çanları çalardı.

İstanbul'un en güzel tarafı tam da buydu.

Kimse birbirinin sesini susturmaya çalışmaz, herkes kendi melodisini şehrin büyük senfonisine eklerdi.

Cihangir balkonlarında çamaşırlar birlikte kururdu.

Çocuklar hangi milletten olduklarını bilmeden aynı misketlerin peşinde koşardı.

Komşuluk, kimlikten daha güçlüydü.

On dokuzuncu yüzyıl geldiğinde semtin çehresi değişmeye başladı.

Ahşap evlerin yerini Avrupa etkisindeki apartmanlar aldı.

Dar sokaklardan faytonlar geçiyor, Galata'dan çıkan tüccarlar burada ev satın alıyordu.

Pencerelerde piyano sesleri duyuluyor, Fransızca gazeteler okunuyor, akşamları gaz lambaları yanıyordu.

İstanbul modernleşirken Cihangir de kendi sessiz dönüşümünü yaşıyordu.

Ama hiçbir yenilik eski İstanbul'un hüznünü silemedi.

Çünkü Boğaz'a bakan her pencere biraz bekleyiş demekti.

Bir gemiyi bekleyen anne...

Cepheden dönmeyen oğlunu bekleyen baba...

Sevdiğini bir daha göremeyeceğini bilen genç bir kadın...

Deniz sadece su değildi.

Hatıraların en büyük aynasıydı.

Cumhuriyet yıllarında semt bambaşka bir kimliğe büründü.

Yazarlar, gazeteciler, ressamlar ve oyuncular bu yokuşlara yerleşmeye başladı.

Kiraları ucuzdu ama manzarası paha biçilemezdi.

Birçok şair ilk dizelerini burada yazdı.

Kimi pencereden görünen martıya bakarak bir aşk şiiri bitirdi, kimi gecenin sessizliğinde yarım kalan romanını tamamladı.

İstanbul'un en güzel cümlelerinden bazıları belki de Cihangir balkonlarında doğdu.

Fakat sanatın olduğu yerde yalnızlık da vardı.

Birçok eski apartmanın perdeleri gecenin ilerleyen saatlerinde hâlâ yanardı.

İçeride daktilo sesi gelir, masanın üzerinde soğumuş çay bardakları beklerdi.

Şehir uyurken kelimeler uyanık kalırdı.

1955'in kırılgan günleri geldiğinde Cihangir de yaralandı.

Yıllarca aynı sokaklarda yaşayan komşular bir gecede bavullarını topladı.

Kapılar kapandı.

Pencereler sustu.

Saksılar kurudu.

Bir zamanlar Rumca şarkılar söylenen evlerde artık sessizlik dolaşıyordu.

Mahalleler sadece insanlarını değil, hafızalarını da kaybetmeye başlamıştı.

İstanbul'un en büyük acısı yıkılan binalar değil, eksilen sesler oldu.

Çünkü şehir taşla değil, insanla yaşar.

Seksenli yıllarda biraz unutuldu Cihangir.

Eski apartmanlar yorgundu.

Duvarların boyası dökülüyor, merdivenler gıcırdıyordu.

Ama tam da o yıllarda semt gerçek ruhunu koruyabildi.

Çünkü gösterişten uzak kaldığı için samimiyetini kaybetmedi.

Sonra sinemacılar geldi.

Fotoğrafçılar geldi.

Oyuncular geldi.

Yazarlar yeniden geldi.

Eski evler restore edildi.

Kafeler açıldı.

Dünyanın dört bir yanından insanlar bu semti keşfetmeye başladı.

Fakat her yenilik biraz eskiyi de götürdü.

Mahalle bakkalının yerini üçüncü nesil kahveciler aldı.

Demli çayın yerini yabancı isimli içecekler aldı.

Kapı önünde sandalye atan teyzeler birer birer eksildi.

Ve Cihangir biraz daha yalnızlaştı.

Bugün akşamüstü Firuzağa'dan aşağı doğru yürürseniz güneş Galata'nın üzerinden ağır ağır inerken martılar hâlâ aynı daireleri çizer.

Kediler aynı merdivenlerde uyur.

Rüzgâr aynı iyot kokusunu taşır.

Ama dikkatle dinlerseniz geçmişin ayak seslerini de duyabilirsiniz.

Bir Rum terzinin makası...

Bir Ermeni ustanın çekici...

Bir Musevi annenin çocuğunu eve çağırışı...

Bir Osmanlı hanımefendisinin pencereyi kapatırken çıkardığı o ince ses...

Hepsi hâlâ bu taşların içinde yaşamaktadır.

Çünkü İstanbul hiçbir zaman tamamen unutmaz.

Sadece susar.

Ve insan, Cihangir'de gezerken aslında bir semtte değil, susmayı öğrenmiş bir şehrin kalbinde dolaştığını anlar.

Belki de bu yüzden Cihangir'in en büyük güzelliği manzarası değildir.

En büyük güzelliği, geçmişini hâlâ fısıldayabiliyor olmasıdır.

İstanbul hızla değişirken bazı semtler direnmeye çalışır.

Cihangir ise direnmez.

Sadece hatırlar.

Ve insan bilir ki bir şehir, geçmişini hatırladığı sürece yaşamaya devam eder.

Bir gün bu yokuşlardan son kez inerken ardınıza dönüp bakarsanız, gördüğünüz şey sadece eski apartmanlar ya da cami kubbeleri olmayacaktır.

Göreceğiniz şey, yüzyıllardır aynı gökyüzünün altında yaşamış insanların bıraktığı görünmez izlerdir.

İşte o zaman anlarsınız ki Cihangir bir semt değil; İstanbul'un kalbinde hiç kapanmamış eski bir yara, ama aynı zamanda en güzel hatırasıdır.