Felaketin sebebi yalnızca yağmur değil; yıllar içinde göz yumduğumuz yanlışlar ve kendimize sormaktan kaçtığımız sorulardır.
1982 yılında İmar ve İskân Bakanlığı bir karar alıyor. İstanbul’da yerleşim yerlerinin kuru derelere 500, sulu derelere ise 1000 metre mesafeden daha yakın olamayacağı belirtiliyor.
Sonra yıllar geçiyor…
1990’lı yılların başında sulu dereler için bu mesafe 500 metreye indiriliyor. 90’lı yılların sonuna gelindiğinde 200 metreye düşüyor, kuru derelerde ise mesafe sıfırlanıyor. 2010’lu yıllarda ise söz konusu mesafenin 10 metreye kadar indiği ifade ediliyor.
Elbette bu tarihsel değişikliklerin ilgili mevzuat ve kararlar üzerinden ayrıca doğrulanması gerekir. Ancak burada asıl üzerinde durmamız gereken mesele çok açık: Şehirlerimizi planlarken doğayla aramıza koyduğumuz mesafeyi yıllar içinde daraltıyorsak, bunun sonuçlarını da ciddi biçimde sorgulamak zorundayız.
Peki, biz ne yapıyoruz?
Siyaset yapıyor, birbirimizi suçluyoruz!
“Ayazağa Deresi taştı ama bunun sorumlusu ben değilim, benden önceki yönetim!”
Herkes sorumluluğu bir başkasının üzerine atmanın derdinde.
Oysa ben şunu söylemek istiyorum: Bir afeti yalnızca yağış miktarıyla açıklayamayız. Yağmurun şiddeti, altyapının yetersizliği, plansız yapılaşma ve dere yataklarına müdahale gibi pek çok etkeni birlikte değerlendirmek gerekir.
Ama bütün bunların yanında bir de yıllar içinde büyüyen başka bir sorun var: Kendi çıkarımız söz konusu olduğunda ilkelerimizden vazgeçebilmemiz.
Bazen asıl felaket, yalnızca sular altında kalan evler değildir. Asıl felaket, ortak yaşamı koruması gereken değerlerin çıkar uğruna aşınmasıdır.
Dere kenarındaki mesafeyi 1000 metreden 10 metreye indirirken gösterdiğimiz esnekliği, acaba ahlaki ölçülerimizde de göstermedik mi?
Arkadaşlar!
Herkes şapkasını önüne koysun. Hatta mümkünse başını iki elinin arasına alsın ve önce kendi vicdanını sorgulasın.
Herkes birbirini siyasi ahlak üzerinden eleştiriyor. Herkes kendisini haklı, karşısındakini haksız görüyor. Tencere dibin kara, seninki benden kara!
Sanki ahlak dediğimiz kavram, yalnızca başkalarının hatalarını ortaya çıkarmak için var.
Oysa ahlak, önce insanın kendi davranışlarıyla yüzleşmesidir.
Bir şeyden ne kadar çok söz ediyorsak, bazen o konuda ne kadar büyük bir eksiklik yaşadığımızı da düşünmemiz gerekir. Bugün herkesin dilinde ahlak var. Herkes başkasının ahlaksızlığını anlatıyor ama kaç kişi dönüp kendi davranışlarına bakıyor?
Üstelik ben burada ahlakı yalnızca cinsellikle sınırlandıran, içi boşaltılmış bir kavramdan söz etmiyorum. İnancımızın da temelinde bulunan; dürüstlüğü, adaleti, kul hakkını, merhameti ve başkasının hakkına saygıyı esas alan bir ahlaktan bahsediyorum.
Şimdi kendimize birkaç soru soralım.
Bir imar müdürü bize kaçak kat için göz yumarsa onu iyi insan, başkasına aynı ayrıcalığı tanırsa kötü insan mı ilan edeceğiz?
Bir belediye başkanı bizim işimizi görmek için kuralları esnetirse başarılı, başkasının işini gördüğünde ahlaksız mı olacak?
Bir orman arazisi bizim projemiz için imara açıldığında bunu fırsat, başkasının projesi için açıldığında felaket mi sayacağız?
Kamu kaynakları bizim emrimize sunulduğunda hizmet, başkasına sunulduğunda yolsuzluk mu diyeceğiz?
Arkadaşlar, böyle bir ahlak anlayışı olmaz!
Çünkü ahlak, kişinin kendisine sağlanan ayrıcalığa göre değişmez. Adalet, yalnızca başkasına uygulandığında savunulacak bir ilke değildir.
Kimse kusura bakmasın; bencillik, çıkarcılık ve çifte standart hayatımızın pek çok alanında karşımıza çıkıyor. Buna rağmen hepimiz ahlak bekçiliğine soyunuyoruz.
Özeleştiri yok!
Nefis muhasebesi yok!
Çuvaldızı başkasına batırmadan önce iğneyi kendimize batırmak yok!
Sadece kendisini en ahlaklı gören insanlar var.
Birisi bizim tarafımızdan haksız kazanç elde ettiğinde hemen savunmaya geçiyoruz. “Bal tutan parmağını yalar”, “Su akarken testini dolduracaksın” gibi sözlerle yapılanları normalleştiriyoruz. Fakat aynı davranışı başkası yaptığında bir anda ahlak, namus ve dürüstlük nutukları atmaya başlıyoruz.
Peki, burada değişen ne?
Ahlak mı, yoksa bizim çıkarımız mı?
Asıl mesele tam da burada başlıyor.
Fon krizlerini, fon vurgunlarını, dolandırıcılık iddialarını konuşuyoruz. Elbette haksız kazanç iddiaları araştırılmalı, mağduriyetler giderilmeli ve sorumlular hukuk çerçevesinde hesap vermelidir.
Ancak kendimize şu soruyu da sormalıyız: Bir gün önümüze haksız bir kazanç fırsatı çıksa, gerçekten bundan uzak durabilecek miyiz?
Borsada birilerinden tüyo almaya çalışan, sınavlarda torpil arayan, işini gördürmek için tanıdık arayan, hakkı olmadığı hâlde ayrıcalık bekleyen insanların bulunduğu bir toplumda bu soruyu sormak zorundayız.
Bir hastanede işimizi kolaylaştırmak için tanıdık ararken, belediyeye bir işimiz düştüğünde araya birilerini sokmaya çalışırken, bir kamu görevine girerken hakkımızdan fazlasını talep ederken hiç kendimize bakıyor muyuz?
Kaçımız gerçekten “Benim hakkım neyse o olsun, başkasının hakkı da korunmuş olsun” diyebiliyoruz?
Elbette hakkaniyeti gözeten, torpile karşı duran, dürüstlüğünden taviz vermeyen insanlar var. Onları tenzih ederim. Fakat bu davranışları toplumun her alanında ne kadar yaygınlaştırabildiğimizi de sorgulamak zorundayız.
Çünkü sorun yalnızca yanlış yapanların varlığı değil; yanlışları kendi çıkarımıza dokunmadığı sürece normal karşılamamızdır.
SİYASETÇİYİ KİM SEÇİYOR?
Sürekli “Siyasi ahlak kalmadı” diyoruz.
Peki, siyasetçileri kim seçiyor?
Biz!
Seçtiğimiz siyasetçilerin davranışlarını elbette sorgulayacağız. Hesap sormak vatandaşın hakkıdır. Hiç kimse seçildiği için eleştiriden muaf değildir.
Ama mesele bununla bitmiyor.
Kendi çıkarımızı koruyan siyasetçiyi destekleyip başkasının çıkarını koruyan siyasetçiyi eleştiriyorsak burada bizim de sorgulamamız gereken bir tutum var demektir.
Bir siyasetçinin yanlışını, yalnızca karşı mahalleden olduğu için eleştiriyorsak; bizim mahallemizden olduğunda aynı yanlışa göz yumuyorsak siyasi ahlak talebimiz ne kadar samimi?
Siyasetçinin ahlakını sorgulamak kadar, o siyasetçiden ne beklediğimizi ve hangi davranışlarını ödüllendirdiğimizi sorgulamak da zorundayız.
Çünkü seçmen olarak sorumluluğumuz yalnızca sandığa gitmekten ibaret değildir. Seçtiğimiz insanları denetlemek, ilkelerimizi çıkarlardan üstün tutmak ve yanlış karşısında taraf gözetmeden tavır almak da bu sorumluluğun parçasıdır.
GELEN GİDENİ ARATIYORSA…
Bu memleketin bir başka çelişkisi de şudur:
Gelen gideni aratınca geçmişte eleştirdiğimiz insanları bir anda gözümüzde büyütmeye başlıyoruz.
Dün ağır biçimde eleştirdiğimiz bir siyasetçi, bugün yaşadığımız hayal kırıklığının ardından bir anda ahlak timsali ilan edilebiliyor.
Peki, dünkü eleştirilerimiz yanlış mıydı, yoksa bugünkü ölçülerimiz mi değişti?
Unutmayalım: Dün de seçen bizdik, bugün de seçen biziz.
Bu nedenle sorunu yalnızca seçilenlerde aramak eksik bir yaklaşım olur. Seçilenlerin sorumluluğu vardır; seçmenlerin de tercihlerini ve ölçülerini sorgulama sorumluluğu vardır.
SONUÇ: ÖNCE KENDİMİZDEN BAŞLAYALIM
Benim derdim kimseye ahlak dersi vermek değil.
Tam tersine, hepimizin kendisine dönüp bakmasını istiyorum.
Dere yataklarına yapılan binaları konuşalım. İmar kararlarını sorgulayalım. Belediyeleri, bakanlıkları, siyasetçileri ve ilgili bütün kurumları hesap vermeye çağıralım. Bilimsel şehircilikten, sağlam altyapıdan ve kamu yararından asla vazgeçmeyelim.
Ama bütün bunları yaparken kendi hayatımızdaki çifte standartları da görmezden gelmeyelim.
Başkası torpil yaptığında karşı çıkıp kendimiz torpil aramayalım.
Başkası haksız kazanç elde ettiğinde öfkelenip kendi çıkarımız söz konusu olduğunda sessiz kalmayalım.
Başkası kuralları çiğnediğinde adalet isteyip bize ayrıcalık tanınmasını beklemeyelim.
Çünkü ahlak, yalnızca başkalarına yönelttiğimiz bir eleştiri değildir. Ahlak, kimsenin bizi görmediği yerde de doğru olanı yapabilmektir.
Dere yataklarına koyduğumuz mesafeyi yıllar içinde azaltmış olabiliriz. Peki, vicdanımızla aramıza ne kadar mesafe koyduk?
Belki de bugün en çok bu sorunun cevabına ihtiyacımız var.
Son sözüm şudur:
Bütün bunları öncelikle kendi nefsime söylüyorum. Ben de kendimi sorgulamak zorundayım, siz de…
Gelin, başkalarının ahlakını tartışmadan önce kendi ahlakımızı tartalım. Bir başkasını suçlamadan önce kendi davranışlarımızı gözden geçirelim.
Çünkü kendimize karşı dürüst olmadığımız sürece, başkalarına söylediğimiz en ağır sözlerin bile bir anlamı kalmaz.
Aksi hâlde yaptığımız şey, ahlaksızlık pazarında ahlak satıcılığı yapmaktan öteye geçmez.
Ve unutmayalım:
Bir toplumun gerçek ahlakı, insanların birbirlerine söyledikleri sözlerle değil, kimse görmediğinde yaptıklarıyla ölçülür.