Bazı kapılar anahtarla değil, gönülle açılır. Zeyrek’in yokuşlarında, İstanbul’un asırlık taşları arasında öyle bir kapı vardır ki; insanlar oraya yalnızca bir mezarı ziyaret etmek için değil, kalplerinde taşıdıkları yükü biraz olsun hafifletmek için giderler.
İstanbul, yalnızca minareleriyle, saraylarıyla, Boğaz’ıyla anlatılabilecek bir şehir değildir. Bu şehrin bir de gözle görülmeyen, fakat nesilden nesile aktarılan manevi bir hafızası vardır. Fatih’in dar sokaklarında, eski camilerin avlularında, bir çeşmenin başında ya da sessiz bir kabristanda karşınıza çıkar bu hafıza. Kimi zaman bir dua olur, kimi zaman bir hatıra, kimi zaman da yüzyıllardır anlatılan bir hikâye…
İşte Mehmet Emin Tokadî Hazretleri’nin türbesi de bu manevi İstanbul’un en çok ziyaret edilen duraklarından biridir.
Tokat’tan İstanbul’a Uzanan Bir Ömür
Mehmet Emin Tokadî Hazretleri, 1664 yılında Tokat’ta dünyaya geldi. Asıl adı Mehmed Emin’di. Gençlik yıllarını ilim öğrenerek geçirdi; 1698 yılında İstanbul’a gelerek Zeyrek’teki Pîrî Paşa Medresesi’ne yerleşti. Burada dinî ilimler tahsil etti, hat sanatında kendisini geliştirdi ve zamanla ilim çevrelerinde tanınmaya başladı.
Fakat onun yolculuğu yalnızca kitapların arasında süren bir yolculuk değildi.
Mekke’ye gitti, Ahmed Yekdest-i Cüryânî Hazretleri’ne intisap etti ve yaklaşık üç yıl onun yanında bulundu. Hicaz’da hadis ilmiyle de meşgul oldu. Daha sonra İstanbul’a dönerek dersler verdi, insanlarla sohbet etti ve tasavvufî irşat faaliyetlerini sürdürdü.
Hayatının önemli bir bölümü İstanbul’da geçti. Bir dönem Eyüp Sultan Türbesi’nde türbedarlık da yaptı. 1745 yılında, ardında ilim ve maneviyatla örülmüş bir hayat bırakarak vefat etti.
Bugün kabri, Fatih’in Zeyrek semtinde, Pîrî Paşa Camii çevresindeki hazirede bulunmaktadır.
Fakat Mehmet Emin Tokadî Hazretleri’nin hikâyesini asıl ilgi çekici kılan, yalnızca yaşadığı yıllar ya da yetiştirdiği insanlar değildir. Onun vefatından sonra halk arasında anlatılmaya devam eden hatıralar ve türbesinin etrafında oluşan ziyaret geleneğidir.
Bir Vasiyetin Ardından Doğan Rivayet
Mehmet Emin Tokadî Hazretleri hakkında anlatılan meşhur rivayetlerden biri, şeyhi Ahmed Yekdest-i Cüryânî Hazretleri’yle arasında geçtiği söylenen bir konuşmaya dayanır.
Rivayete göre Tokadî Hazretleri, vefatından sonra kendisini ziyaret edenlerin bir Fâtiha okuyarak dua etmelerini arzu ettiğini dile getirir. Şeyhinin ise kabrinin kolayca bulunabilecek gösterişli bir yerde olmamasını, insanların onu arayıp bulmalarını ve ziyaretin bir gönül yolculuğuna dönüşmesini öğütlediği anlatılır.
Bu sözlerin tarihî bir belgeyle kesin olarak doğrulandığını söylemek mümkün değildir. Ancak rivayetin halk hafızasında yaşaması, Tokadî Hazretleri’nin tevazuuyla ilişkilendirilen manevi kişiliğini anlamak bakımından önemlidir.
Belki de bu hikâyenin insanları etkileyen tarafı tam burada saklıdır: İnsanların dikkatini çekmek için yükseltilmiş bir yapıdan ziyade, sessizliğin içinde hatırlanan bir isim…
Zeyrek’in yokuşlarını çıkıp türbeyi arayanların bir kısmı, bu arayışı bile ziyaretin anlamlı bir parçası olarak görür. Çünkü bazen insanın bir yere ulaşmak için gösterdiği çaba, orada söyleyeceği sözlerden önce başlar.
Neden Duaların Kabul Edildiğine İnanılıyor?
Mehmet Emin Tokadî Hazretleri’nin türbesi, halk arasında İstanbul’da duaların kabul edildiğine inanılan manevi mekânlardan biri olarak bilinir. Özellikle cuma günlerinde ve ramazan ayında burayı ziyaret eden, Kur’an okuyan, Fâtiha suresini tilavet eden ve Allah’a dua eden insanlar vardır.
Peki, bu inanış nereden geliyor?
Bunun tek bir cevabı yoktur. Yüzyıllar boyunca aktarılan menkıbeler, ziyaretçilerin kişisel tecrübeleri, dinî şahsiyetlere duyulan sevgi ve İstanbul’un güçlü türbe ziyaret geleneği bu anlayışın oluşmasında etkili olmuştur.
İnsanlar bazen büyük bir sıkıntıyla, bazen bir yakınının iyiliği için, bazen de içlerinde uzun zamandır taşıdıkları bir dilekle türbeye gelirler. Kimi sessizce oturur, kimi Kur’an okur, kimi de ellerini açarak Rabbine yönelir.
Ziyaretçilerin bir kısmı burada huzur bulduğunu, daha önce yaptığı duaların ardından yaşadığı güzel gelişmeler nedeniyle yeniden geldiğini anlatır. Bu kişisel anlatılar, türbenin manevi anlamını halkın gözünde güçlendirmiştir.
Ancak burada önemli bir ayrımı unutmamak gerekir: Duaların kabul edildiğine ilişkin anlatılar, insanların inançlarını ve tecrübelerini yansıtır; belirli bir mekânda yapılan her duanın mutlaka kabul edileceğini bilimsel ya da dinî bakımdan kesin bir sonuç gibi sunmak doğru değildir.
İslam inancında dua, esas olarak Allah’a yöneltilir. Bir türbeyi ziyaret etmek ise bir mümin için geçmişte yaşamış salih insanları hatırlamak, ölümü düşünmek, Kur’an okumak ve Allah’a niyazda bulunmak anlamı taşıyabilir.
Dolayısıyla Tokadî Hazretleri’nin türbesine gelen pek çok insan için asıl mesele, bir dileğin gerçekleşmesini garanti altına almak değil; kalbini toparlamak, ümidini tazelemek ve Allah’a daha içten yönelmektir.
Belki de buranın manevi değerini anlamanın en doğru yolu budur.
Üç Cuma Rivayeti ve İstanbul’un Hafızası
Türbe çevresinde anlatılan inanışlardan biri de üç cuma ziyaretiyle ilgilidir. Halk arasında, üç cuma günü türbeye gelerek belirli bir vakitte dua edenlerin dileklerine kavuşacağı yönünde bir inanış aktarılır.
Bu uygulamanın dinen kesin olarak belirlenmiş bir kural ya da duaların kabulünü garanti eden bir yöntem olduğu söylenemez. Bununla birlikte, söz konusu rivayet İstanbul’un sözlü kültüründe yaşamaya devam etmektedir.
Şehirlerin de insanlar gibi hatıraları vardır. Bazı hikâyeler kitaplara yazılır, bazıları aile büyüklerinden dinlenir, bazıları ise bir türbenin kapısından içeri giren ziyaretçilerin dilinde yaşamayı sürdürür.
Mehmet Emin Tokadî Hazretleri’nin türbesi, bu yönüyle yalnızca tarihî bir kabir değil, İstanbul’un inanç ve hatıra dünyasının da bir parçasıdır.
Her ziyaretçinin hikâyesi birbirinden farklıdır. Birisi şifa niyetiyle, bir başkası aile huzuru için, bir diğeri de yalnızca içinden geçenleri Rabbine anlatmak için gelir. Aynı avluda, birbirini tanımayan insanların elleri aynı göğe açılır.
İstanbul’un manevi hayatını anlamak için bazen büyük meydanlara değil, işte böyle küçük ve sessiz mekânlara bakmak gerekir.
Zeyrek’te Bir Kabirden Daha Fazlası
Mehmet Emin Tokadî Hazretleri’nin türbesine giden yol, İstanbul’un tarihî dokusunun içinden geçer. Eski evler, yokuşlar, camiler ve dar sokaklar insana şehrin geçmişini hatırlatır.
Oraya giden kişi yalnızca bir din âliminin hayatını düşünmez. Kendi hayatını da düşünür: Ertelediği iyilikleri, kırdığı kalpleri, söyleyemediği sözleri, içinden çıkamadığı meseleleri…
Belki de bir türbe ziyaretinin insana verdiği en büyük imkân budur. Bir anlığına gündelik telaşlardan uzaklaşmak ve kendisiyle baş başa kalmak.
Tokadî Hazretleri’nin ilimle, tevazuyla ve irşatla anılan hayatı da bu düşünceye kapı aralar. Onun hatırasını yaşatmak, yalnızca kabrini ziyaret etmekten ibaret değildir. İlim öğrenmeye değer vermek, insanlara güzel davranmak, gösterişten uzak durmak ve hayatın geçiciliğini unutmamak da bu hatıranın anlamlı bir devamı olabilir.
Çünkü bir insanın ardından kalan en kıymetli miras, yalnızca ziyaret edilen mezarı değil, hayatıyla başkalarına düşündürdükleridir.
Son Söz: Dua, Ümit ve Tevazu
İstanbul’da bazı yerler vardır; kapısından içeri girerken insanın sesi kendiliğinden alçalır. Zeyrek’teki Mehmet Emin Tokadî Hazretleri Türbesi de pek çok ziyaretçi için böylesi bir yerdir.
Burada duaların kabul edildiğine inanılması, yüzyıllardır aktarılan rivayetlerle, insanların kişisel hatıralarıyla ve şehrin manevi kültürüyle iç içe geçmiştir. Bu inanışa yaklaşırken hem insanların samimi duygularına saygı göstermek hem de rivayetleri kesin dinî hükümler gibi sunmamak gerekir.
Neticede dua, insanın Allah’a açtığı bir kapıdır. O kapıdan geçen her sözün içinde bir umut, her sessizliğin içinde bir beklenti vardır. İnsan bazen istediğini bulur, bazen de aradığı huzurun başka bir biçimde karşısına çıktığını hisseder.
Mehmet Emin Tokadî Hazretleri’nin hatırasını yaşatan da biraz bu duygudur.
Belki İstanbul’un asıl sırrı, duaların kabul edildiği söylenen mekânlarında değil; o mekânlara umutla gelen insanların kalplerinde saklıdır. Zeyrek’in sessizliğinde yükselen her dua, insana bir kez daha hatırlatır: İnsan bütün çaresizliğiyle Rabbine yönelir; umudunu, sabrını ve niyetini O’na emanet eder.
Ve İstanbul, yüzyıllardır olduğu gibi, bu sessiz dualara tanıklık etmeyi sürdürür.