Haliç’in kıyısında çekiç sesleriyle zikir seslerinin birbirine karıştığı eski bir İstanbul hikâyesi…

İstanbul’un bazı semtleri vardır; kendilerini anlatmak için kitaba ihtiyaç duymazlar.

Bir sokağına girersiniz, eski bir çeşme karşınıza çıkar.

Bir duvarın dibinde unutulmuş bir mezar taşı görürsünüz.

Bir caminin avlusunda, yüzlerce yıldır aynı toprağa basmış insanların ayak izlerini düşünürsünüz.

Sonra birden anlarsınız:

Bu şehir yalnızca binalardan oluşmuyor.

İstanbul’un asıl haritası, biraz da hafızadan yapılmış.

Kasımpaşa da böyle bir semttir.

Bugün adını söylediğimizde akla tersane gelir, Haliç gelir, bahriye gelir, futbol gelir, mahalle gelir.

Ama Kasımpaşa’nın bir başka hafızası daha vardır.

Daha sessiz…

Daha derinden gelen…

Bir tekke kapısından, bir türbenin eşiğinden, yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan bir ses:

Hz. Pir Hüsâmeddin Uşşâkî.

Ve onun Kasımpaşa’daki dergâhı…

Buhara’dan Uşak’a, Uşak’tan İstanbul’a

Hz. Pir Hüsâmeddin Uşşâkî’nin hikâyesi Kasımpaşa’da başlamaz.

Kaynaklar onun Buhara’da doğduğunu, doğum tarihi olarak da 1475 yılının kabul edildiğini bildirir. Asıl adı Hasan’dır. İlk bilgilerini babasından alır; bir müddet ticaretle meşgul olur. Sonra hayatının yönü değişir.

Ticaret dükkânından gönül dükkânına geçer.

Anadolu’ya gelir.

Uşak’a yerleşir.

Burada Halvetî şeyhi Ahmed-i Semerkandî’ye intisap eder.

İşte “Uşşâkî” adı da bu Uşak hayatından gelir. Daha sonra bu isim, yalnızca bir şahsın adı değil, Halvetiyye içinde gelişen Uşşâkıyye kolunun adı olacaktır.

Bir insanın adı bazen doğduğu yerden gelir.

Fakat bazı isimler vardır ki, zamanla bir yolun, bir meşrebin, bir hafızanın adı olur.

Hüsâmeddin Uşşâkî’nin hikâyesi de böyledir.

Padişahın İstanbul’a çağırdığı derviş

Hz. Pir Hüsâmeddin Uşşâkî’nin şöhreti İstanbul’a kadar ulaşır.

III. Murad’ın şehzadeliği sırasında başlayan bu tanışıklığın ardından, padişah olduktan sonra Hz. Hüsâmeddin Uşşâkî İstanbul’a davet edilir.

Önce Aksaray’da kendisine bir konak tahsis edilir.

Fakat ziyaretçiler çoğaldıkça İstanbul’un kalabalığı şeyhin hayatını zorlaştırır.

Uşak’a dönmek ister.

Padişah buna izin vermez.

Onun için İstanbul’un daha sakin bir köşesinde bir tekke yaptırılır:

Kasımpaşa.

Bugün Hz. Pir Hüsâmeddin Uşşâkî Tekkesi veya Uşşâkî Âsitânesi olarak bildiğimiz yapı böylece ortaya çıkar.

Burası zamanla yalnızca bir tekke değil, Uşşâkıyye’nin İstanbul’daki âsitânesi ve pîr makamı olur.

İstanbul’un bir ucunda saray vardır.

Bir ucunda tersane.

Bir ucunda çarşı.

Bir başka köşesinde dervişlerin dünyası…

Ve o dünyanın Kasımpaşa’daki adı:

Uşşâkî.

Evliya Çelebi Kasımpaşa’ya geldiğinde…

Şimdi hayal edelim.

XVII. yüzyıl İstanbul’u.

Haliç henüz bugünkü gibi beton duvarların arasına sıkışmamış.

Dereler akıyor.

Bostanlar var.

Ağaçlar var.

Tersane bütün hareketliliğiyle çalışıyor.

Gemiler Haliç’in sularında…

Kasımpaşa’nın sokaklarında esnaf, asker, denizci, işçi, derviş birbirine karışıyor.

Ve bu kalabalığın içinde Evliya Çelebi yürüyor.

Onun İstanbul’u anlatırken kullandığı dil, bugün bizim şehir rehberlerinde alıştığımız kuru tariflerden çok farklıdır.

O, gördüğü şehri yalnızca ölçmez.

Onu seyreder.

Koklar.

Dinler.

Abartır.

Över.

Bazen güldürür.

Bazen de insanın içine bir hüzün bırakır.

Kasımpaşa’yı anlatırken de semtin tekkelerini ve ziyaret yerlerini unutmaz.

Ve Uşşâkî Tekkesi onun kaleminde karşımıza çıkar.

Evliya Çelebi, Kasımpaşa’da Hacı Haydar Bostanı civarında “Hazret-i Uşşâkî Efendi Tekkesi” bulunduğunu kaydeder. Bu kayıt, XVII. yüzyılın Kasımpaşa’sında Uşşâkî dergâhının artık semtin yerleşmiş tasavvuf merkezlerinden biri olduğunu gösteren en önemli şahitlerden biridir.

Evliya Çelebi’nin kelimeleriyle:

“Hazret-i Uşşâkî Efendi Tekkesi.”

Bugünün Türkçesiyle:

“Kasımpaşa’da Hüsâmeddin Uşşâkî’ye ait tekke.”

Fakat bu birkaç kelimenin arkasında koca bir dünya vardır.

Çünkü Evliya Çelebi’nin Kasımpaşa’sı, sadece tersanenin Kasımpaşa’sı değildir.

Kasımpaşa’nın iki sesi

Bir tarafta Tersane-i Âmire…

Çekiç sesleri…

Tahta kokusu…

Halat…

Gemi…

Deniz…

Öte tarafta tekke…

Zikir…

Nefes…

Ney…

İlahiler…

İnsan İstanbul’un eski semtlerini biraz da bu seslerin birbirine karışmasıyla anlamalı.

Kasımpaşa’nın güzelliği belki de buradadır.

Çünkü hayat burada tek renkten oluşmaz.

Bir yanda dünya vardır.

Bir yanda gönül.

Bir yanda gemi yapılır.

Bir yanda insan kendisini yeniden yapmaya çalışır.

Ve ikisi aynı semtin içinde yan yana yaşar.

Evliya Çelebi’nin diliyle bir semt

Evliya Çelebi’nin Kasımpaşa anlatısında bugün kaybolmuş pek çok şeyin izini buluruz.

Bostanlar…

Mesireler…

Dereler…

Köprüler…

Mahalleler…

Tekkeler…

İnsanlar…

Onun anlatısında bugün yerinde olmayan bir İstanbul belirir.

Mesela Kasımpaşa dereleri boyunca uzanan köprülerden söz eder.

Bostanları anlatır.

Mesireleri anlatır.

Ve bu manzaranın içinde Uşşâkî Tekkesi de vardır.

Bugün o eski Kasımpaşa’yı gözümüzün önüne getirmeye çalıştığımızda, aslında yalnızca bir semti değil, kaybolmuş bir İstanbul tabiatını yeniden kurmaya çalışıyoruz.

Belki de Evliya Çelebi’nin en büyük tarafı budur.

O, İstanbul’un yalnızca taşlarını değil, kaybolmaya mahkûm seslerini de kayda geçirmiştir.

Pîr’in son yolculuğu

Hz. Pir Hüsâmeddin Uşşâkî, İstanbul’daki irşad faaliyetini ahirete göçene kadar sürdürür.

1593 yılında hac dönüşünde Konya’da vefat eder.

Fakat vasiyeti gereği İstanbul’a getirilir.

Kasımpaşa’daki tekkesine defnedilir.

Böylece Kasımpaşa onun için yalnızca yaşadığı bir semt olmaktan çıkar.

Son durağı olur.

Bir insan için yaşadığı yer başka şeydir.

Defnedildiği yer başka.

Fakat bazı insanlar vardır ki öldüklerinde bile semtle ilişkileri kesilmez.

Tam tersine, semt onların adıyla anılmaya başlar.

Hz. Pir Hüsâmeddin Uşşâkî de Kasımpaşa’nın böyle isimlerinden biridir.

Bir türbe, bir tekke, bir hafıza

Uşşâkî Âsitânesi yüzyıllar boyunca yaşamaya devam eder.

Tekke zaman içerisinde çeşitli onarımlar geçirir.

XVIII. yüzyılda yeniden inşa edilir.

XIX. yüzyılda tekrar ihya edilir.

1892-1893 yıllarında Evkaf Nezâreti tarafından son büyük yenilemelerinden biri gerçekleştirilir.

1925 yılında tekkelerin kapatılmasıyla kurumsal tekke hayatı sona erer.

Fakat yapı, bütün bu değişimlere rağmen hafızasını korur.

Tevhidhâne…

Türbeler…

Hazîre…

Selâmlık…

Harem…

Şadırvan…

Bunların her biri eski İstanbul’un bir parçasıdır.

Bugün baktığımızda bir yapı görürüz.

Geçmişte yaşayanlar ise burada bir hayat görüyordu.

Kasımpaşa’nın sesi mûsikîye karışıyor

Uşşâkî Tekkesi’nin başka bir tılsımı daha vardır:

Mûsikî.

Tekke, özellikle son dönemlerinde tasavvuf mûsikîsi bakımından önemli bir merkez hâline gelir.

Perşembe günleri âyinler icra edilir.

Tekkenin son dönem zâkirbaşılarından Kasımpaşalı Cemâleddin Efendi, İstanbul’un önemli mûsikîşinaslarından biri olur.

Üstelik yetiştirdiği isimler arasında Hâfız Kemal, Sadettin Kaynak, Sadi Hoşses ve Kemal Batanay gibi Türk mûsikîsinin önemli isimleri bulunur.

İşte burada Kasımpaşa’nın başka bir yüzü daha ortaya çıkar.

Bu semt yalnızca gemi yapanların değil, ses yetiştirenlerin de semtidir.

Tersanede tahtaya şekil veren ustalar gibi, tekkede sese şekil veren ustalar vardır.

Birinin elinde keski…

Diğerinin dilinde ilahi…

İkisi de İstanbul’a bir iz bırakır.

“Uşşâk” ne demek?

Belki de bu hikâyenin en güzel tarafı kelimenin kendisinde saklı.

Uşşâk…

Âşıklar.

Hüsâmeddin Uşşâkî’nin adıyla birleşen bu kelime, tasavvufun en temel kavramlarından birini de hatırlatır:

Aşk.

Fakat burada sözünü ettiğimiz aşk, yalnızca iki insan arasındaki aşk değildir.

Tasavvuf dilinde aşk, insanın kendi varlığından taşarak hakikate yönelmesidir.

Belki bu yüzden Kasımpaşa’daki tekkenin hikâyesi, semtin diğer hikâyelerinden farklıdır.

Tersane insana dünyayı gösterir.

Tekke ise insanın kendi içini.

Biri Haliç’e bakar.

Diğeri kalbe.

Kasımpaşa’nın tılsımı

İstanbul’un tılsımı nedir diye sorulsa, tek bir cevap vermek mümkün değildir.

Bazen bir sütundur.

Bazen bir çeşme.

Bazen bir mezar taşı.

Bazen bir tekke.

Çünkü tılsım dediğimiz şey, aslında geçmişle bugün arasında kurulan görünmez bağdır.

Kasımpaşa’nın Uşşâkî tılsımı da tam burada başlıyor.

Evliya Çelebi’nin XVII. yüzyılda kaydettiği o tekke…

Hacı Haydar Bostanı…

Dereler…

Mesireler…

Tersane…

Ve bütün bunların ortasında Hüsâmeddin Uşşâkî…

Bugün Kasımpaşa’nın eski görüntüsünü aradığımızda çoğunu bulamıyoruz.

Bostanlar yok.

Derelerin çoğu yok.

Eski köprülerin büyük kısmı yok.

Mahallelerin çehresi değişti.

Fakat hafıza hâlâ direniyor.

Çünkü İstanbul’un bazı sırları taşta değil, isimlerde saklıdır.

Bugün Kasımpaşa’da bir an durmak

Bir gün Kasımpaşa’ya yolunuz düşerse, acele etmeyin.

Haliç’e bakın.

Tersaneye bakın.

Eski sokakların izini sürün.

Sonra bir an için Evliya Çelebi’nin Kasımpaşa’sını düşünün.

Bostanları…

Dereleri…

Köprüleri…

Mesireleri…

Tekkeleri…

Ve sonra Hz. Pir Hüsâmeddin Uşşâkî’yi…

Buhara’dan başlayan hayatının Uşak’ta şekillendiğini, İstanbul’da Kasımpaşa’ya ulaştığını düşünün.

Bir insanın ömrünün, bazen bir şehrin hafızasına dönüşebildiğini…

İşte o zaman Kasımpaşa başka görünmeye başlar.

Sadece bir semt değildir artık.

Bir hatıradır.

Bir hikâyedir.

Belki de bir tılsımdır.

Ve o tılsımın anahtarı, yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan iki kelimedir:

Hz. Pir Hüsâmeddin Uşşâkî.

Kasımpaşa’nın gürültüsünün içinde bugün hâlâ çok uzaklardan gelen bir ses duyuluyorsa, belki o ses tersanenin çekiçlerinden değil…

Bir zamanlar burada yükselen zikrin yankısından geliyordur.

Çünkü bazı sesler susar.

Ama İstanbul onları unutmaz.

Kaynak dayanağı: Evliya Çelebi’nin Kasımpaşa kaydı için Seyahatnâme’nin I. cilt, s. 420 referansı; Hüsâmeddin Uşşâkî’nin hayatı, Kasımpaşa’ya gelişi ve tekkesi için TDV İslâm Ansiklopedisi; tekkenin mimari ve tarihî gelişimi için M. Baha Tanman’ın TDV maddesi esas alınmıştır. Evliya Çelebi’nin Seyahatnâmesi’nin eski harfli metnine TBMM Kütüphanesi açık erişiminden de ulaşılabilmektedir.