Kemal Sunal’ın “eşekoğlueşek” deyişinden bugünün stand-up sahnelerine… Türk insanı neye gülüyor, neden gülüyor? Komik olmak için mutlaka birine hakaret etmek, kutsalına dokunmak ya da küfür etmek mi gerekiyor?

Bir zamanlar sinema salonlarında insanlar bir adamın yürüyüşüne, bir bakışına, bir susuşuna gülerdi. Bazen bir kaşın kalkması, bazen bir kapının açılması, bazen de hiç beklenmedik bir anda söylenen iki kelime, salonu kahkahaya boğmaya yeterdi. Kemal Sunal’ın yüzündeki o mahcup ifade, Adile Naşit’in içten kahkahası, Şener Şen’in kurnaz bakışı, Münir Özkul’un çaresizliği, Ayşen Gruda’nın öfkeli çıkışı… Her biri kendi başına bir mizah diliydi.

Bugünse insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Biz mi daha çok değiştik, mizah mı? Yoksa gülmeyi mi unuttuk da kahkahayı yükseltmek için sesimizi, sözümüzü, hatta küfrümüzü mü yükseltmek zorunda kalıyoruz?

Türk sinemasının komedi tarihine baktığımızda yalnızca güldüren oyuncuların değil, bir toplumun değişen ruh hâlinin de hikâyesini görürüz. Geleneksel tiyatromuzun Karagöz ve Hacivat’ından, Kavuklu ile Pişekâr’ın söz düellolarından Yeşilçam’ın mahallelerine, oradan televizyon skeçlerine ve bugünün stand-up sahnelerine uzanan bir çizgi vardır. Bu çizginin ortak noktası, insanın kusurunu insana göstermek ve onu kendisiyle karşılaştırmaktır.

Ne var ki bugün zaman zaman mizahın yerini gürültünün, zekânın yerini kabalığın, ince alayın yerini de en kolay söylenebilen ağır sözlerin aldığı izlenimine kapılıyoruz.

Yeşilçam’ın kahkahası, sokağın hafızası

Türk sinemasında komedi denildiğinde Kemal Sunal’ı anmadan başlamak mümkün mü? Şaban, yalnızca saf görünen bir adam değildi. O, kendisini küçümseyenlerin karşısında biriken toplumsal öfkenin, ezilen insanın, haksızlık karşısında çaresiz bırakılan yurttaşın sesiydi. Bazen bir köyün ağasına, bazen bir patrona, bazen de koca bir düzenin çarpıklığına karşı duruyordu.

Sunal’ın büyük başarısı, seyirciyi yalnızca bir şakaya güldürmesinde değildi. Seyirci, Şaban’ın başına gelenlerde kendi hayatından parçalar buluyordu. Onun uğradığı haksızlığa üzülüyor, karşısındakinin düştüğü komik duruma gülüyor, finalde kazandığında ise kendisi kazanmış gibi seviniyordu.

Şener Şen, komedinin başka bir yüzünü temsil ediyordu. Kurnazlığı, çıkarcılığı, fırsatçılığı ve insanın kendi menfaati uğruna neler yapabileceğini öyle bir ustalıkla oynuyordu ki bazen kendisine kızıyor, bazen de istemeden ona gülüyorduk. Zeki Alasya ile Metin Akpınar’ın söz düelloları, Halit Akçatepe’nin şaşkınlığı, Münir Özkul’un baba sıcaklığı, Adile Naşit’in şefkati, Ayşen Gruda’nın sivri dili, Perran Kutman’ın enerjisi ve Gülşen Bubikoğlu gibi oyuncuların farklı komedi örnekleri, bu geniş geleneğin ayrı renkleriydi.

Sadri Alışık’ın Turist Ömer’i, insanın dünyayla kurduğu tuhaf ilişkiyi; Levent Kırca’nın skeçleri ise gündelik hayatın ve siyasetin çelişkilerini görünür kılıyordu. Daha yakın dönemde Yılmaz Erdoğan’dan Cem Yılmaz’a, Ata Demirer’den Şahan Gökbakar’a kadar farklı mizah anlayışları kendi seyircilerini buldu.

Bunların arasında elbette tek bir isim seçip “Türkiye’nin en komik oyuncusu budur” demek kolay değil. Çünkü komiklik bir kronometreyle ölçülmez. Kimi insanı yüz ifadesiyle güldürür, kimi kelimeyle, kimi taklitle, kimi de insanın canını acıtan bir gerçeği hiç beklenmedik bir açıdan göstererek.

Ama bir ölçü koyacaksak şunu söyleyebiliriz: Büyük komedyen, kendisini izleyen insanı güldürürken onun zekâsına da güvenir. Seyircisini aşağılamaz; ona bir şey yakalatır.

Kadın komedyen olmak: Önce önyargıyı güldürmek

Türk komedisinin tarihine baktığımızda kadın oyuncuların ne kadar önemli bir yer tuttuğunu görürüz. Adile Naşit’in kahkahası, Ayşen Gruda’nın çıkışları, Gülriz Sururi’nin sahne gücü, Perran Kutman’ın karakter yaratma becerisi, Demet Akbağ’ın gözlem yeteneği ve Gupse Özay’ın farklı kadın tiplerini mizahın merkezine taşıması, kadınların komedi dünyasındaki varlığının birbirinden ayrı örnekleridir.

Fakat kadın komedyen olmak, uzun yıllar boyunca yalnızca komik olmayı başarmak anlamına gelmedi. Kadın, önce kendisine biçilen rolü aşmak zorundaydı. Güzel bulunması bekleniyor, sevimli olması isteniyor, öfkesi fazla bulunduğunda huysuz, açık sözlü olduğunda kaba, kendisiyle dalga geçtiğinde ise kimi zaman değersiz sayılıyordu.

Erkek komedyenin anlattığı bir cinsel hikâye cesaret, aynı hikâyeyi anlatan kadınınki ise uzun süre ayıp sayılabiliyordu. Erkek öfkelendiğinde karakter, kadın öfkelendiğinde sorunlu kişi olabiliyordu.

İşte kadın komedyenin aşmak zorunda kaldığı eşiklerden biri buydu: Önce seyircinin zihnindeki kadını, sonra sahnedeki karakteri güldürmek.

Bugün bu önyargıların bütünüyle ortadan kalktığını söyleyemeyiz. Ancak kadın stand-up sanatçılarının kendi deneyimlerini, gündelik hayatın eşitsizliklerini, aileyi, ilişkileri, bedeni ve toplumsal rolleri sahneye taşıması, mizahın anlatı alanını genişletiyor.

Deniz Özturhan gibi isimlerin deneyimleri de kadınların bu sahnede kendilerine nasıl yer açtığını gösteriyor. Kadın komedyenin başarısı, erkek gibi konuşmasında ya da erkek mizahını taklit etmesinde değil; kendi gözlemini, dilini ve ritmini kurabilmesinde yatıyor.

Çünkü mizahın cinsiyeti yoktur; ama mizah dünyasının önyargıları olabilir.

Stand-up mı, stand-up adı altında küfür yarışı mı?

Stand-up, doğası gereği cesur bir sanat. Sahnedeki insan, karşısında oturan onlarca, bazen yüzlerce kişiyle tek başına ilişki kuruyor. Elinde bir senaryo, arkasında bir dekor ya da onu koruyacak bir karakter yok. Söylediği sözün karşılığını anında seyircinin yüzünden okuyor.

Bu yüzden iyi stand-up sanatçısı yalnızca komik cümleler kuran kişi değildir. Gözlem yapar, ayrıntıları yakalar, ritim kurar, bekler, şaşırtır ve bazen bir cümlenin sonunda bütün salonun düşüncesini değiştirir.

Bugünün stand-up sahnesinde de bu beceriyi taşıyan, gündelik hayatı ve toplumsal çelişkileri özgün bir dille anlatan çok sayıda isim var. Fakat burada bir ayrım yapmak gerekiyor: Tabuları sorgulamak başka, yalnızca tabu olduğu için bir konuya saldırmak başkadır. İnançlar, siyaset, cinsellik, aile ya da toplumsal alışkanlıklar elbette mizahın konusu olabilir. Hiçbir alan sırf dokunulmaz ilan edildiği için mizahın dışında kalmak zorunda değildir.

Ancak bir konuyu eleştirmekle o konuya inanan insanları aşağılamak aynı şey değildir. Bir dinî otoritenin çıkar ilişkisini hicvetmek başka, inanan milyonlarca insanı aptal yerine koymak başkadır. Bir siyasetçinin çelişkisini göstermek başka, ona oy veren herkesi hakaretin hedefi hâline getirmek başkadır.

Küfür de mizahın içinde kullanılabilir. Bazen karakterin öfkesini anlatır, bazen bir sahnenin gerilimini kırar, bazen beklenmedik bir yerde ortaya çıkarak güldürür. Sorun küfrün varlığı değil, mizahın bütün yükünün küfre bırakılmasıdır.

Bir komedyen seyircisini güldürmek için sürekli en ağır sözü seçiyorsa, belki de asıl soruyu sormamız gerekir: Söyleyecek başka bir şeyi yok mu, yoksa başka bir şey söylemek için gereken emeği vermek istemiyor mu?

“Eşekoğlueşek” neden hâlâ güldürüyor?

Kemal Sunal’ın filmlerinden hafızamıza yerleşen kimi sözler var. Bunlardan biri de “eşekoğlueşek”.

Bugün bir televizyon yayını sırasında bu sözün sansürlendiğini, sesin kesildiğini ya da görüntünün o bölümünün örtüldüğünü düşünelim. Seyirci yine gülebilir. Çünkü o kelime, yalnızca işitilen bir sözcük olmaktan çıkmıştır. Bir dönemin, bir oyuncunun, bir karakterin ve ortak bir seyir hafızasının parçası hâline gelmiştir.

Bazen kelimenin kendisini duymayız; söyleneceğini bildiğimiz için zihnimizde tamamlarız. Sansür, sözü ortadan kaldırmaya çalışırken seyircinin hafızası o boşluğu doldurur. Hatta kimi zaman kesilen yer, duyulmuş bir sözden daha fazla şey anlatır.

Burada güldüren yalnızca küfür değildir. Kemal Sunal’ın söyleyiş biçimi, yüzündeki ifade, sözün geldiği an, karakterin çaresizliği ve seyircinin o sahneyle kurduğu eski bağdır.

Aynı sözü herhangi bir insanın, herhangi bir zamanda, herhangi birine söylemesi aynı kahkahayı doğurmayabilir. Çünkü mizah kelimenin sözlük anlamından ibaret değildir; bağlam, zamanlama ve karakterle tamamlanır.

Öyleyse şu soruyu soralım: Bizi güldüren gerçekten küfür mü, yoksa küfrün yerini, zamanını ve kimin ağzından çıktığını bilmek mi?

Belki de Kemal Sunal’ın başarısı, bu ayrımı çok iyi bilmesindeydi.

Sokakta hakaret, ekranda kahkaha

Gelelim meselenin en çarpıcı çelişkisine.

Gündelik hayatımızda birisi bize küfrettiğinde çoğumuz bunu basit bir kelime olarak değerlendirmeyiz. Hakaretin arkasında bir küçümseme, bir meydan okuma, bir haysiyet meselesi görürüz. Sesler yükselir, öfke büyür, bazen geri dönüşü olmayan olaylar yaşanır.

Aynı toplum, akşam televizyon karşısında ağır küfürlerle örülmüş bir sahneyi izlerken kahkahaya boğulabilir.

Peki, neden?

Çünkü gerçek hayattaki hakaret ile kurmaca içindeki hakaret aynı koşullarda yaşanmaz. Sokakta küfür, çoğu zaman doğrudan bize yöneltilmiş bir saldırıdır. Filmdeyse güvenli bir mesafeden izlediğimiz bir olaydır. Bize saldıran biri yoktur; karşımızda bir karakter, bir senaryo ve önceden kurulmuş bir durum vardır.

Üstelik gülmek, her zaman onaylamak demek değildir. İnsan bazen şaşkınlıktan, gerilimden, utanmaktan ya da kendisini rahatsız eden bir durumla baş etmek için de gülebilir.

Bir de ortak kahkahanın gücü var. Sinema salonunda başkalarının gülmesi, bizim de gülmemizi kolaylaştırır. Televizyon karşısında ise tanıdık bir repliğin yeniden karşımıza çıkması, eski bir anıyı canlandırır. O sırada güldüğümüz şey yalnızca söylenen söz değil, o sözü ilk duyduğumuz günlere ait hatıralarımız da olabilir.

Ama bu açıklama, her küfürlü sahnenin başarılı olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, küfrün tek başına mizah üretmeye yetmediğini gösterir.

Çünkü bir sözün bizi incitmesiyle bir film sahnesinde bizi güldürmesi arasındaki farkı belirleyen şey, yalnızca sözün ağırlığı değil; niyet, bağlam ve aramızdaki mesafedir.

İnançla dalga geçmek mi, taassubu eleştirmek mi?

Mizahın en hassas alanlarından biri de inanç meselesidir.

İnsanlar inançlarını yalnızca bir düşünce olarak taşımaz; onları ailelerinden, çocukluklarından, hatıralarından ve hayatı anlamlandırma biçimlerinden ayrı düşünemezler. Bu nedenle inançla ilgili bir şaka, bazıları için yalnızca bir espri değil, kişisel bir değere yönelmiş saldırı gibi hissedilebilir.

Fakat buradan hareketle dinin, dinî kurumların, din adına konuşanların ya da inanç çevresinde ortaya çıkan toplumsal çelişkilerin mizahın dışında tutulması gerektiği sonucu da çıkarılamaz.

İnanç özgürlüğüne saygı göstermek başka, inanç adına yapılan her davranışı eleştiriden muaf tutmak başkadır.

Mizah, çıkar için kutsalları kullananları, insanları sömürenleri, kendi davranışlarıyla söyledikleri çelişenleri elbette sorgulayabilir. Hatta bazen onların kurduğu korku duvarlarını yıkmanın en etkili yollarından biri mizah olabilir.

Ancak eleştirinin yönü önemlidir. İnsanların inancını anlamaya çalışmak yerine onları aşağılamak, bir düşünceyi tartışmak yerine o düşünceye sahip olanları küçük düşürmek, çoğu zaman zekâdan çok kolaycılığın işaretidir.

Bir komedyenin cesareti, insanların en hassas yerine dokunmasından ibaret değildir. Asıl cesaret, güçlü olanın karşısında durabilmekte, yerleşik kabulleri sorgulayabilmekte ve bütün bunları yaparken düşünsel bir derinlik kurabilmektedir.

Küfür etmek kolaydır. Bir toplumsal çelişkiyi öyle bir anlatmak zordur ki insan hem güler hem de eve giderken söylediklerini düşünür.

İşte mizahın kalıcılığı burada başlar.

Gülmek için mutlaka küfür mü gerekiyor?

Hayır. Hem de hiç gerekmiyor.

Charlie Chaplin’in yürüyüşünde, Jacques Tati’nin gündelik hayatın aksaklıklarını ele alışında, Buster Keaton’ın taş gibi yüzünde, Peter Sellers’ın karakterlerinde küfürden bağımsız bir komedinin ne kadar güçlü olabileceğini görürüz.

Bizim geleneğimizde de Karagöz’ün hazırcevaplığı, Hacivat’ın dili, Nasreddin Hoca’nın beklenmedik cevabı, meddahın taklitleri ve orta oyununun yanlış anlamaları var. Bir insanın kendisini olduğundan daha akıllı göstermeye çalışırken komik duruma düşmesi, güç sahibinin kendi kibriyle yenilmesi, bir yalancının kendi yalanına yakalanması için küfre ihtiyaç yoktur.

Bazen en etkili mizah, söylenmeyen sözde saklıdır. Bazen bir bakış, bir susuş, bir kelimenin yanlış yerde kullanılması, en ağır hakaretten daha çok güldürür.

Kemal Sunal’ın komedisi de yalnızca repliklerden oluşmaz. Onun beden dili, masumiyeti, yüzündeki şaşkınlık ve karşısındaki kişinin kendisini ne kadar ciddiye aldığını fark ettiği anlar, komedinin esas yapı taşlarıdır.

Bir düşünün: Seyirci neden yıllar sonra bile bu filmleri izliyor? Çünkü filmlerde yalnızca güldürücü sözler yok. Tanıdık insanlar, tanıdık haksızlıklar, tanıdık evler, mahalleler, işyerleri ve hayat mücadeleleri var.

Kahkaha, insanın kendisini tanıdığı yerde büyüyor.

Mizahın da bir haysiyeti olmalı

Elbette komediyi steril bir alana hapsetmek, bütün sözleri ölçüp biçerek söyleyen, kimseyi rahatsız etmeyen, her cümlesi onaylanan bir mizah yaratmaya çalışmak da doğru değil. Böyle bir anlayış, mizahın itiraz etme gücünü ortadan kaldırır.

Mizah bazen rahatsız eder. Bazen kızdırır. Bazen insanın yıllardır savunduğu bir düşünceyi sarsar. Zaten düşündürmeyen, şaşırtmayan, hiçbir alışkanlığa dokunmayan bir mizahın da sınırları vardır.

Ancak rahatsız etmek ile aşağılamak, eleştirmek ile hakaret etmek, cesur olmak ile kolay hedef seçmek arasında fark bulunur.

Bugünün komedyenlerinden beklenen, bu farkı gözetirken korkusuz kalabilmeleridir. Seyirciden beklenen ise her şakayı sevmek zorunda olmadığını, bir espriye gülmemenin mizah düşmanlığı anlamına gelmediğini ve eleştiri hakkının karşılıklı olduğunu unutmamasıdır.

Bir komedyen inançlar üzerine şaka yapabilir; seyirci de o şakayı başarısız bulabilir. Bir sanatçı toplumsal bir tabuyu sorgulayabilir; izleyenler de onun kullandığı dili eleştirebilir. Önemli olan, tartışmanın hakaret yarışına dönüşmemesi ve mizahın ifade alanının korkuyla daraltılmamasıdır.

Çünkü özgür mizah, yalnızca sahnedeki insanın konuşma özgürlüğü değildir; seyircinin de gülme, gülmeme, eleştirme ve itiraz etme özgürlüğüdür.

Son söz: Küfür geçer, iyi mizah kalır

Bugün bir Kemal Sunal filmi açtığımızda yıllar önce çekilmiş bir sahneye hâlâ gülebiliyoruz. Oyuncunun yüzündeki ifadeyi biliyoruz, repliğin nerede geleceğini hatırlıyoruz. Bazen sansürlenen sözü zihnimizde tamamlıyor, bazen de o sahneyle birlikte geçmişin bir parçasına dönüyoruz.

Bu, yalnızca eski filmlere duyduğumuz özlem değil. İyi komedinin zamana direnebilme gücüdür.

Yıllar sonra hatırladığımız şey, çoğu zaman bir oyuncunun kaç kez küfrettiği değil; hangi karakteri yarattığı, hangi gerçeği görünür kıldığı ve bizi nasıl güldürdüğüdür.

Belki de asıl mesele, küfürlü komedinin varlığı değil, küfrün komedinin yerine geçmesidir. Çünkü küfür bir anlık şaşkınlık yaratabilir, fakat tek başına bir dünya kuramaz. İyi bir komedi ise bir insanı, bir toplumu, bir dönemi anlatır.

Bir toplumun kahkahası, onun yalnızca neye güldüğünü değil, neyi içine attığını, neye öfkelendiğini ve hangi gerçeklerle yüzleşmekten kaçındığını da anlatır.

Öyleyse kendimize bir soru daha soralım: Sokakta bize küfredildiğinde haysiyetimizin zedelendiğini düşünüyor, perdede duyduğumuzda kahkahaya boğuluyorsak, belki de mesele yalnızca küfür değildir. Belki biz, gerçek hayatta yüzleşemediğimiz öfkeyi kurmacanın güvenli alanında boşaltıyoruz.

Ama bu bizi daha iyi bir mizah seyircisi yapmaya yetmez.

Çünkü komedyenin asıl mahareti, insanın ağzına küfrü koymak değil, aklına bir düşünce yerleştirmektir.

Ve büyük komedyen, kahkahası bittiğinde seyircisini sessiz bırakabilen kişidir.

O sessizlikte insan hâlâ gülüyorsa, ama aynı zamanda düşünüyorsa, işte orada mizah yalnızca eğlence olmaktan çıkmış, sanata dönüşmüştür.