İstanbul’da bazı taşlar vardır; üstünde kuş durur ama vakit taşır. Bazı sesler vardır; kaynağı insandır ama şehre aittir. Horozlu Sütun ile Horoz Baba, işte bu iki hâlin aynı hakikatte birleşmiş adıdır.
Evliya Çelebi, Seyahatnâmesi’nde İstanbul’u anlatırken şehrin yalnızca surlarla değil, manevî nöbetçilerle korunduğunu sezdirir. Kimi taş olur, kimi insan. Kimi sütun olur, kimi derviş.
Horozlu Sütun, taşın nöbetidir; Horoz Baba ise sesin.
Fetih sonrası İstanbul, Fatih Sultan Mehmed’in elinde yeniden yoğrulurken, şehir yalnızca imar edilmez; ritmi kurulur. Sabahlar, geceler, ezan vakitleri, sessizlikler… Rivayete göre Horoz Baba, bu ritmin insan nefesidir. Gecenin en ağır anında çıkan horoz sesi, sadece bir uyanış değil, şehrin kalbine vurulan bir darbeydi.
İstanbul’da bazı sabahlar vardır; şehir uyanmaz, çağrılır. Güneş doğmadan önce bir ses gerekir ona. İşte o ses, yüzyıllardır taşın içinde bekleyen bir horozdur.
Evliya Çelebi, Seyahatnâmesi’nde İstanbul’u anlatırken bu şehri bir beden gibi görür: damarları sokak, kalbi Ayasofya, nefesi Boğaz… Ve bu bedenin uykusunu koruyan tılsımlı nöbetçiler vardır. Horozlu Sütun, işte bu nöbetçilerin en erken uyananıdır.
Horoz, kadim ilimde vakitle konuşan bir varlıktır. Geceyi keser, sabahı mühürler. Ne tam karanlığa aittir ne de bütünüyle gündüze. Evliya Çelebi’nin satır aralarında dolaşan eski inanışlara göre İstanbul’daki horoz figürü, yalnızca süs değildir; şehrin eşiğinde bekleyen bir habercidir. Vakit şaşarsa, şehir de şaşar diye inanılır.
“Yine Altımermer’de bir sütunun tepesinde Sokrat Hakim tunçtan bir horoz yapmıştı. Gece gündüz yirmi dört saatte birer kere kanat kakıp ötünce İstanbul’un bütün horozları öterlerdi. Halen İstanbul horozları diğer yerlerin horozlarından önce gece yarısı “kukırıkı” diye ötüp hal dili ile “Seher vaktidir, es-sala” diye gafilleri ve uyuyanları uyandırır. (Evliya Çelebi, s.33)”
Horozlu Sütun’un tepesindeki figür de bu yüzden horozdur. Kadim inançta horoz; eşiğin bekçisidir. Gece ile gündüz arasındaki kapıyı tutar. Evliya Çelebi’nin satır aralarında gezinen halk inanışına göre bu sütun, İstanbul’un vaktini şaşırmaması için dikilmiştir. Vakit bozulursa, şehir çözülür.
Çünkü İstanbul yalnız fetihlerle değil, uyarılarla ayakta durur. Horozlu Sütun da bir uyarıdır:
“Uyanmazsan, vakit seni geçer.”
Bugün o sütunun yanından geçerken başımız eğik. Gözlerimiz ekranda, kulaklarımız gürültüde. Horozun sesi yok sanıyoruz. Oysa Evliya Çelebi olsaydı, gülümseyerek şunu fısıldardı belki:
“Ses kaybolmadı; kulaklar kalabalıkla doldu.”
İstanbul’un yedinci tılsımı hâlâ yerinde duruyor. Taş yorulmadı. Horoz susmadı.
Sadece şehir, sabah olduğunu fark etmiyor.
Horoz Baba ile Horozlu Sütun’un bağı yazılı bir fermanla kurulmaz. Bu bağ, menkıbe ile mühürlenir. Taşın dili yoktur ama yönü vardır. İnsan konuşur ama kalıcı değildir. Biri kalır, diğeri geçer. İstanbul ikisini birlikte tutar.
Fatih Sultan Mehmed’in bu tür anlatılara kulak verdiği bilinir. Çünkü o, İstanbul’un yalnız alınmayacağını; uyanık tutulacağını bilirdi. Horoz Baba bu yüzden derviştir, Horozlu Sütun bu yüzden taştır. Biri sabahı çağırır, diğeri sabahın yerini gösterir.
Bugün Horozlu Sütun’un yanından geçiyoruz; başımızı kaldırmadan.
Bir horoz sesi duyuyoruz; ama nereden geldiğini sormadan.
Oysa Evliya Çelebi olsaydı, durur ve şöyle derdi belki:
“Bu şehir hâlâ uyanır; ama artık kimse uyananın kim olduğunu bilmiyor.”
Horoz Baba sustu.
Horozlu Sütun kaldı.
Ve İstanbul hâlâ, uyanacağı vakti bekliyor.