İstanbul’un kalbinde bir yapı vardır ki, taşları konuşur, kubbesi susarak anlatır. Kapısından içeri adım attığınızda yalnızca bir mabede değil; zamana, iktidara, inanca ve insanın sonsuzluk arayışına girersiniz.
Ayasofya, adı “Kutsal Hikmet” demek olan bir mabedin çok ötesidir; o, bir medeniyetler muhasebesidir.
Bir İmparatorun İddiası
Ayasofya’nın ilk büyük sırrı, bir mimari cesaret hikâyesidir. 537 yılında Doğu Roma İmparatoru I. Justinianus tarafından açıldığında, imparatorun “Süleyman, seni geçtim!” dediği rivayet edilir. Bu söz, yalnızca bir mabedin değil, bir kudret gösterisinin de ilanıdır.
Mimarlar Anthemius of Tralles ve Isidoros of Miletos, o çağ için akıl almaz bir mühendislik denemesi yaptılar. 31 metre çapındaki kubbe, sanki göğe asılmış gibi durur. Işığın pencerelerden süzülüşü, kubbeyi yerden koparır. İşte sırların ilki burada başlar: Ayasofya, ağırlığını saklayan bir yapıdır. Taş ağırdır ama Ayasofya hafif görünür.
Depremlerle yıkılan, tekrar yükselen kubbe, bize ikinci sırrı fısıldar: Bu yapı, yıkıla yıkıla öğrenmiştir ayakta kalmayı.
Fethin Gölgesindeki Sır
1453’te Fatih Sultan Mehmed şehre girdiğinde, Ayasofya artık bir çağın kapanış mabediydi. Onu camiye çevirmesi, yalnızca bir din değişimi değil; bir süreklilik iradesiydi. Yıkmak yerine dönüştürmek…
Minareler eklendi. Mozaiklerin üzeri sıvayla örtüldü ama yok edilmedi. Bu da Ayasofya’nın üçüncü sırrıdır: Üst üste binmiş hakikatler. Bir duvarın altında ikon, onun üzerinde hat; bir kubbenin altında İncil’den sahne, yanı başında Allah ve Muhammed lafızları…
- yüzyılda Gaspare Fossati restorasyon için geldiğinde sıvaların altındaki mozaikleri gördü ve kayıt altına aldı. Yani sır saklandı ama unutulmadı.
Mozaiklerdeki Mesaj
Ayasofya’nın apsisinde Meryem ve çocuk İsa tasviri; galerilerde imparator portreleri… Özellikle Deisis mozaiği, İsa’nın iki yanında Meryem ve Vaftizci Yahya ile birlikte tasvir edildiği sahne, insanlığın bağışlanma duasını simgeler. Bu mozaik yalnızca bir sanat eseri değildir; bir teolojik bildiridir.
Ama asıl sır, figürlerin gözlerindedir. Ayasofya’daki birçok tasvirin bakışları, ziyaretçiyi takip eder gibidir. Bu bilinçli bir perspektif oyunudur. Sanat, burada mimarinin ortağıdır.
Tılsımlar ve Efsaneler
Osmanlı döneminde Ayasofya yalnızca bir cami değil, bir “tılsım mekânı” olarak da görülmüştür. Rivayete göre içinde dört büyük meleğin isimlerinin yazılı olduğu sütunlu bir anıt bulunur. Bazıları, yapının şehri koruyan gizli mühürler taşıdığına inanır.
Sütunlardan birinin –“terleyen sütun” diye anılır– nemli oluşu, halk arasında şifa umuduna dönüşmüştür. Parmaklar o deliğe sürülür, dilekler tutulur. Bilim nem ve hava akımı der; halk ise sır…
Cumhuriyet ve Sessizlik
1934’te Mustafa Kemal Atatürk’ün kararıyla Ayasofya müzeye dönüştürüldü. Bu karar, yapının dördüncü sırrını açığa çıkardı: Ayasofya bir hafıza mekânıdır. Ne tamamen kilise, ne tamamen cami; o, insanlığın ortak mirası olarak sunuldu dünyaya.
1985’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınması, bu evrensel kimliğin tesciliydi.
2020’de yeniden cami olarak ibadete açılması ise tarihin düz bir çizgi olmadığını gösterdi. Ayasofya, çağlara göre kimlik değiştirse de özünde hep aynı soruyu soruyor: “Hakikat nedir ve kim ona sahip?”
Kubbenin Altında Duran İnsan
Ayasofya’nın en büyük sırrı belki de şudur: İçeri giren herkes kendini küçük hisseder. Çünkü o kubbe, insanın faniliğini hatırlatır. Mozaikler, yazılar, sütunlar; hepsi insanın zaman karşısındaki geçiciliğini fısıldar.
Ve belki de sır diye aradığımız şey, taşın içinde değil; bizim bakışımızdadır.
Ayasofya, fetihlerle, dualarla, ikonlarla, ezanlarla, çanlarla yoğrulmuş bir metindir. Onu tek bir cümleyle okumaya kalkarsak eksik kalırız. Çünkü Ayasofya’nın sırrı, tek bir inancın ya da tek bir çağın değil; üst üste yazılmış insanlık hikâyesinin kendisidir.
Kubbenin altına her girdiğinizde aynı soru yankılanır:
Bu taşlar mı zamana direndi, yoksa biz mi onların gölgesinde geçip gittik?