Batı yıllardır dünyaya medeniyet dersi veriyor. Zenginliğini, güçlü ekonomisini, modern şehirlerini ve yaşam standartlarını anlatıyor. Peki, bugün dönüp kendimize şu soruyu sormamız gerekmiyor mu: Bir ülkenin vitrinleri bu kadar zenginken, sokaklarında neler yaşanıyor?

Fransa’dan gelen görüntüler düşündürücü. Mağazaların yağmalanması ihtimaline karşı güvenlik önlemleri artırılıyor, polisler iş yerlerinin önünde nöbet tutuyor. Bir tarafta milyonlarca avroluk ürünlerle dolu vitrinler, diğer tarafta bu vitrinleri korumak için seferber edilen güvenlik güçleri…

İşte tam da burada durup düşünmek gerekiyor.

Medeniyet yalnızca zengin olmak mıdır?

Bir ülkenin ekonomisi güçlü olabilir. Alışveriş merkezleri, lüks mağazaları, pahalı otomobilleri ve görkemli binaları olabilir. Ancak bütün bunlar, o toplumda her şeyin yolunda olduğunu göstermeye yetmez.

Çünkü gerçek zenginlik yalnızca parayla ölçülmez. Toplumsal huzurla, adaletle, güven duygusuyla ve gençlerin geleceğe umutla bakabilmesiyle ölçülür.

Elbette ekonomik sıkıntı yaşamak, hiç kimseye başkasının malını yağmalama hakkı vermez. Hakkını arayan insanla başkasının emeğine zarar veren insanı aynı kefeye koyamayız. Kamu düzenini sağlamak, insanların canını ve malını korumak devletin temel sorumluluğudur.

Ancak meseleye yalnızca güvenlik açısından bakmak da yeterli değildir.

Bir ülkede gençler geleceklerinden umudunu kesiyorsa, insanlar çalışarak istedikleri hayatı kurabileceklerine inanmıyorsa, ekonomik büyümenin nimetleri toplumun bütün kesimlerine ulaşmıyorsa orada yöneticilerin kendilerine sorması gereken ciddi sorular vardır.

Polis mağazaların önünde nöbet tutabilir. Güvenlik önlemleri artırılabilir. Yağmalama girişimleri engellenebilir. Peki, toplumdaki öfkenin, umutsuzluğun ve güvensizliğin nedenleri de aynı kolaylıkla ortadan kaldırılabilir mi?

İşte asıl mesele budur.

Bir toplumun huzuru, yalnızca sokakların güvenliğiyle değil, insanların içindeki güven duygusuyla da ilgilidir.

Buradan Türkiye için de önemli dersler çıkarmamız gerekiyor. Başkalarının yaşadığı sorunları eleştirirken kendi ülkemizdeki gerçekleri görmezden gelemeyiz. Gençlerimizin gelecek kaygısını, geçim mücadelesi veren ailelerimizi, emeğinin karşılığını almak isteyen insanlarımızı anlamak zorundayız.

Çünkü ekonomik sıkıntılar yalnızca cüzdanları etkilemez; insanların hayallerini, beklentilerini ve topluma duydukları güveni de etkiler.

Yöneticilik, yalnızca rakamları açıklamak veya güvenlik önlemleri almak değildir. İnsanlara umut vermek, adaleti sağlamak, fırsat eşitliğini güçlendirmek ve gelecek nesillere yaşanabilir bir ülke bırakmaktır.

Batı’yı eleştirmek kolay. Zor olan, aynı yanlışlara düşmeden kendi ülkemiz için doğru olanı yapabilmektir.

Benim düşüncem açık: Bir ülkenin gerçek zenginliği, mağazalarındaki pahalı ürünler değil, o mağazaların önünden geçen gençlerin geleceğe ne kadar umutla baktığıdır.

Vitrinleri polis korur. Peki, geleceğini kaybetme tehlikesi yaşayan bir nesli kim koruyacak?

İşte asıl üzerinde düşünmemiz gereken soru budur.