İstanbul’un yedi tepesinden birinde yürürken, rüzgârın taşıdığı seslere dikkat kesilin. Bu sadece bir şehrin uğultusu değildir; bu, bir çağın kapanıp bir çağın açıldığı o büyük sabahın yankısıdır. O yankının taşta, kubbede ve vakur bir sessizlikte vücut bulmuş hâlidir Fatih Camii ve Külliyesi. Çünkü bu cami, sadece bir ibadethane değil, bir hükümdarın şehre vurduğu mührün adıdır.

1453’te surlar yıkıldığında, genç hükümdar Fatih Sultan Mehmet sadece bir şehri fethetmemişti. O, bir medeniyetin merkezini devralmıştı. Ancak Fatih’in zihninde fetih, bir son değil; başlangıçtı. Onun gerçek zaferi, kılıçla değil, taşla; yıkımla değil, inşa ile gelecekti.

Ve bu yüzden gözünü, Bizans’ın en büyük kutsal mekânlarından biri olan Havariyyun Kilisesi’nin bulunduğu tepeye çevirdi.

Bu bir rastlantı değildi.

Bu, bilinçli bir tercihti.

Çünkü Fatih, şehrin kalbine kendi mührünü vurmak istiyordu.

Bir Zaferin Taşa Dönüşmesi

Fatih Camii’nin temelleri 1463 yılında atıldı. Bu tarih, sadece bir inşaatın başlangıcı değil, İstanbul’un yeni kimliğinin doğum tarihidir.

Fatih, bu camiyi sadece bir ibadet mekânı olarak düşünmedi. Onu bir külliye ile birlikte tasarladı. Medreseler, darüşşifa (hastane), imarethane (aşevi), hamam, kütüphane ve tabhanelerle birlikte bu yapı, adeta yaşayan bir şehir gibiydi.

Fatih’in hayalindeki İstanbul, sadece minarelerin yükseldiği bir şehir değil, ilmin ve merhametin yükseldiği bir şehir olacaktı.

Ve bu hayal, taş taş yükseldi.

Evliya Çelebi’nin Gözünden Fatih Camii

  1. yüzyılın büyük seyyahı Evliya Çelebi, Fatih Camii’ni gördüğünde sadece bir yapı görmedi; bir ruh gördü.

Seyahatnamesinde Fatih Camii’ni anlatırken hayranlığını gizleyemez:

“Bu cami, sanki cennetten bir köşe olup yeryüzüne indirilmiştir. Kubbesi gök kubbeye nazire eder. Avlusunda ilim ehli eksik olmaz.”

Evliya Çelebi’nin satırlarında cami, sadece mimari bir eser değil, yaşayan bir merkezdir.

Avlusunda talebeler dolaşır.

Medreselerinde ilim tartışılır.

İmarethanede fakirler doyurulur.

Ve kubbenin altında, fetih ruhu hâlâ nefes alır.

Evliya Çelebi, Fatih’in türbesinden de bahseder. Ona göre bu türbe, sadece bir mezar değildir; bir hükümdarın ebedî istirahatgâhı değil, bir çağın kalbidir.

Şöyle yazar:

“Fatih Sultan Mehmed Han’ın mübarek kabri bu caminin civarındadır. Ziyaret edenler, onun heybetini ölümünde bile hisseder.”

Bu cümle, bir hükümdarın ölümden sonra bile şehre hükmettiğini anlatır.

Bir Cami Değil, Bir Üniversite

Fatih Külliyesi’nin en büyük sırrı, medreselerindeydi.

Burada yetişen âlimler, sadece Osmanlı’yı değil, İslam dünyasını şekillendirdi.

Fatih, bu külliyeyi kurarken şunu biliyordu:

Bir şehri surlar korur.

Ama bir medeniyeti ilim korur.

Bu yüzden külliye, Osmanlı’nın ilk büyük eğitim merkezlerinden biri oldu.

Burada akıl, iman ve bilim yan yana yürüdü.

Kubbenin altında sadece dua değil, düşünce de yükseldi.

Depremler, Yıkımlar ve Yeniden Doğuş

İstanbul, sabırlı bir şehirdir. Ama aynı zamanda sınayan bir şehirdir.

1766 depremi, Fatih Camii’ni ağır şekilde yaraladı. Kubbesi çöktü. Duvarları yıkıldı.

Bu, sadece bir binanın yıkımı değildi.

Bu, bir çağın hafızasının sarsılmasıydı.

Ancak Osmanlı, Fatih’in mirasını kaderine terk etmedi.

Cami yeniden inşa edildi.

Çünkü bazı yapılar, sadece taş değildir.

Onlar kimliktir.

Onlar hatıradır.

Onlar ruhtur.

Fatih’in Şehre Bıraktığı Kalp

Bugün Fatih Camii’nin avlusunda yürürken, sadece bir caminin taşlarına basmazsınız.

Bir hükümdarın rüyasında yürürsünüz.

Bir çağın başlangıcına dokunursunuz.

Evliya Çelebi’nin hayranlıkla baktığı kubbe, hâlâ göğe bakar.

Fatih’in türbesi, hâlâ sessiz ama heybetlidir.

Ve İstanbul, hâlâ onun adını taşır.

Çünkü bazı hükümdarlar şehirleri fetheder.

Ama bazıları şehir olur.

Fatih Sultan Mehmet, işte onlardan biridir.