Bazı insanlar tarihe isimlerini yazdırır, bazılarıysa tarihin karanlık sayfalarına itilerek unutulmaya terk edilir. Maria Suphi, işte o karanlıkta bırakılan kadınlardan biridir.
Tarih, bazen kazananların yazdığı bir kitaptır. Bazen de kaybedenlerin, öldürülenlerin, susturulanların ve adları bir başkasının hikâyesinin gölgesinde kalanların eksik bırakılmış hatırası…
Maria Suphi’nin hikâyesi, işte böyle bir eksikliğin içinden yükselir.
Onu uzun yıllar boyunca Türkiye’de kaç kişi tanıdı? Mustafa Suphi’nin adını duyanların kaçı, onunla aynı siyasi mücadeleyi paylaşan, devrimci fikirleri uğruna hayatını tehlikeye atan ve 1921 yılının o karanlık kışında Karadeniz’in kıyılarında tarihin en acı trajedilerinden birine sürüklenen
Maria’nın varlığından haberdardı?
Mustafa Suphi anlatıldı. On Beşler üzerine şiirler yazıldı, ağıtlar yakıldı, kitaplar yayımlandı.
Nazım Hikmet Ran'ın dizelerinde;
KALBİM
Göğsümde 15 yara var!.
Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!..
Kalbim yine çarpıyor,
kalbim yine çarpacak!!!
Göğsümde 15 yara var!
Sarıldı 15 yarama
kara kaygan yılanlar gibi karanlık sular!
Karadeniz boğmak istiyor beni,
boğmak istiyor beni,
kanlı karanlık sular!!!
Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak.
Kalbim yine çarpıyor,
kalbim yine çarpacak!…
Dizleriyle hayat buldu.
Fakat o hikâyenin içinde bir kadın vardı ki kendi adıyla, kendi iradesiyle, kendi acısıyla yeterince anlatılamadı. Maria Suphi, yalnızca Mustafa Suphi’nin eşi değildi. O, kendi politik kimliği, devrimci geçmişi ve iradesi olan bir kadındı. Onun hikâyesini yalnızca bir eşin kaybına indirgemek, tarihin ona yaptığı haksızlığı bir kez daha tekrarlamak olurdu.
Bir devrimcinin yetiştiği çağ
Maria Mihailovna Yerşovskaya olarak da anılan Maria Suphi, 20. yüzyılın başlarında Rusya’da gelişen devrimci hareketlerin içinde yetişti. 1905 ve 1917 devrimlerinin çalkantılı atmosferini yaşayan, Bolşevik hareketle ilişki kuran enternasyonalist bir kadın devrimciydi. Mustafa Suphi ile Bakü’de tanışmasının ardından onunla aynı siyasi mücadelede yer aldı. Türkiye Komünist Partisi kayıtlarında adı Meryem olarak da geçiyordu.
O yıllar, imparatorlukların çatırdadığı, savaşların milyonlarca insanın hayatını altüst ettiği, eski dünyanın yerini neyin alacağına ilişkin büyük kavgaların yaşandığı yıllardı. Rusya’da devrim, yalnızca bir iktidar değişikliği değil, aynı zamanda bambaşka bir toplum kurma iddiasıydı.
Maria da bu iddianın peşinden gidenler arasındaydı.
Onun hayatını bugünün konforlu yargılarıyla değerlendirmek kolaydır. Oysa tarih, insanı yaşadığı çağın şartları içinde anlamayı gerektirir. Maria, düşüncelerinin bedelini ödemeyi göze alan, siyaseti uzaktan seyretmek yerine onun içinde yer alan kadınlardan biriydi.
Mustafa Suphi ile ilişkisi de yalnızca kişisel bir beraberlik değildi. Aynı zamanda ortak bir siyasi idealin etrafında şekillenen bir yol arkadaşlığıydı. İki insanın birbirine duyduğu yakınlık, dönemin büyük ideolojik mücadeleleriyle iç içe geçmişti.
Kars’tan Trabzon’a uzanan yol
1920 yılına gelindiğinde Anadolu, Millî Mücadele’nin en kritik dönemlerinden birini yaşıyordu. Bir yanda işgallere karşı bağımsızlık mücadelesi, diğer yanda kurulacak yeni devletin siyasi ve toplumsal yönüne ilişkin farklı düşünceler vardı.
Mustafa Suphi’nin önderliğindeki Türkiye Komünist Partisi, 10 Eylül 1920’de Bakü’de gerçekleştirilen kongreyle kuruluşunu ilan etmişti. Partinin mücadelesini Anadolu’ya taşıma düşüncesi doğrultusunda Mustafa Suphi ve beraberindeki heyet, 1921 yılının ocak ayında Türkiye’ye geldi. Heyetin amacı Anadolu’da siyasi örgütlenme faaliyetlerini yürütmek ve Ankara’daki millî mücadele yönetimiyle temas kurmaktı. Maria Suphi de bu heyetin içindeydi.
Fakat Anadolu’ya uzanan bu yol, bekledikleri gibi bir karşılaşmayla sonuçlanmadı.
Heyet, Kars’tan Erzurum’a ilerlerken tepki ve protestolarla karşılaştı. Trabzon’a geçtiklerinde de gerilim devam etti. Anadolu’ya ulaşma umuduyla çıkılan yolculuk, giderek bir kuşatmanın içine dönüşüyordu.
Tarih bazen bir insanın kaderini büyük kararlarla değil, çıkış yolu bırakılmayan dar sokaklarla belirler. Maria ve arkadaşları için de yol, adım adım daralıyordu.
28 Ocak’ı 29 Ocak 1921’e bağlayan gece, Mustafa Suphi ve beraberindeki yoldaşları bir tekneyle Karadeniz’e açıldı. Kısa süre sonra öldürüldüler ve cesetleri denize atıldı. Olay, Türkiye siyasi tarihinin en karanlık ve tartışmalı hadiselerinden biri olarak kaldı. Cinayetin sorumluluğuna ilişkin tarih yazımında farklı değerlendirmeler bulunsa da katliamın bütün yönlerinin açıklığa kavuşturulması meselesi uzun yıllar tartışıldı.
Karadeniz o gece yalnızca insan bedenlerini yutmadı. Bir siyasi hareketin geleceğine ilişkin umutları, bir kuşağın hayallerini ve ardında cevaplanmamış sorular bırakan bir tarihi de içine aldı.
Fakat Maria’nın hikâyesi, denizin üzerinde son bulmadı.
Denizin kıyısında başlayan ikinci trajedi
Mustafa Suphi ve yoldaşlarının öldürüldüğü sırada Maria’nın diğerleriyle aynı şekilde denizde öldürülmediği, kıyıya çıkarılarak alıkonulduğu ve sonrasında ağır şiddete maruz kaldığı çeşitli kaynaklarda anlatılır. Yaşadıkları, yalnızca siyasi bir hesaplaşmanın değil, bir kadının bedeni ve iradesi üzerinde kurulan korkunç tahakkümün de hikâyesidir.
Burada durup düşünmek gerekiyor.
Bir insanın düşünceleri nedeniyle düşman ilan edilmesi başka bir şeydir; onun insanlığını elinden almayı kendinde hak görmek başka bir şey. Maria’nın başına gelenler, dönemin siyasi şiddetinin yanı sıra kadına yönelik sistematik zulmün de anlaşılması bakımından önemlidir.
O, artık yalnızca bir siyasi heyetin üyesi değildi. Eşini ve mücadele arkadaşlarını kaybetmiş, özgürlüğünden yoksun bırakılmış, kendi hayatı üzerinde söz sahibi olma hakkı elinden alınmış bir kadındı.
Maria’nın sonraki hayatına ilişkin anlatılar, Trabzon’da alıkonulduğunu, farklı kişilerin eline geçtiğini ve uzun süre işkence ile cinsel şiddete maruz bırakıldığını aktarır. Ölümünün yaklaşık iki yıl sonra gerçekleştiğine ilişkin anlatılar bulunsa da kesin ölüm tarihi ve olayların bütün ayrıntıları konusunda kaynaklar arasında farklılıklar vardır. Bu nedenle onun son günlerini kesinliği kanıtlanmamış ayrıntılarla tamamlamak yerine, tarihsel belirsizliği dürüstçe kabul etmek gerekir.
Tarihçinin görevi, karanlığı hayal gücüyle doldurmak değildir. Görevi, karanlığın nerede başladığını göstermek ve ışığın ulaşmadığı yerleri kayda geçirmektir.
Maria’nın hayatında asıl acı olanlardan biri de budur: Başına gelenlerin dehşeti kadar, hikâyesinin uzun süre yeterince anlatılmamış olması…
Erkeklerin tarihindeki görünmez kadın
Bizim tarih anlatımızda kadınlar çoğu zaman bir erkeğin eşi, annesi, kızı ya da kız kardeşi olarak hatırlanır. Kendi düşünceleri, siyasi tercihleri, mücadeleleri ve iradeleri ise çoğu zaman ikinci plana itilir.
Maria Suphi de bu hafızanın içinde kaybolan isimlerden biridir.
Mustafa Suphi denildiğinde akla bir siyasi hareket, bir parti, bir cinayet ve On Beşler gelir. Maria denildiğinde ise çoğu zaman aynı hikâyenin kenarında duran, hakkında çok az şey bilinen bir kadın belirir.
Oysa onun hayatı, kendi başına ele alınmayı hak ediyor.
Çünkü Maria’nın yaşadıkları yalnızca bir siyasi hareketin tarihine ait değildir. Aynı zamanda kadınların tarihte nasıl görünmez kılındığının da çarpıcı bir örneğidir. Bir erkeğin öldürülmesi siyasi bir cinayet olarak hafızaya kazınırken, hayatta bırakılan bir kadının maruz kaldığı şiddetin yıllarca anlatılmaması, hafızamızın hangi hayatları önemli saydığı sorusunu gündeme getirir.
Üstelik Maria’nın hikâyesini anlatmak, onu yalnızca mağduriyet üzerinden tarif etmek de değildir. Onun devrimci kimliğini, düşüncelerini ve kendi seçtiği yolu da hatırlamak gerekir. Aksi hâlde onu yeniden, bu kez acısının içine hapsederek görünmez kılarız.
Maria’nın hayatında direnç vardı; çünkü o, yaşadığı çağın büyük siyasi mücadelelerine kendi iradesiyle katılmıştı. Onun hikâyesinde trajedi kadar, düşüncesi uğruna yola çıkmış bir insanın varlığı da hatırlanmalıdır.
Hafızanın kıyısında kalan bir isim
Bir ülkenin geçmişi yalnızca zaferlerinden, kurucu kahramanlarından ve resmî dönüm noktalarından oluşmaz. O geçmişin içinde kaybedilen hayatlar, yarım kalan hikâyeler, cevapsız sorular ve anlatılmayan acılar da vardır.
Tarih, bütün bu sesleri duyabildiği ölçüde tamamlanır.
Maria Suphi’yi hatırlamak, geçmişteki bütün siyasi fikirleri benimsemek anlamına gelmez. Bir insanın düşüncelerine katılmakla, onun yaşam hakkını savunmak birbirinden ayrı meselelerdir. İnsan onuru, siyasi aidiyetin üzerinde bir değer olarak kalabilmelidir.
Bugün Maria’nın hikâyesini yeniden anlatırken yapmamız gereken de budur: Onu bir ideolojinin simgesine indirgemeden, bir başkasının biyografisine eklenmiş dipnot olmaktan çıkararak, kendi adıyla hatırlamak.
Çünkü bir insanın başına gelenleri unutmak, bazen o insanı ikinci kez öldürmektir.
Karadeniz’in dalgaları o gecenin tanığıydı. Kıyılar, tekneler, limanlar ve dar sokaklar yaşananların sessiz mekânları olarak kaldı. Fakat denizin sustuğu yerde tarih konuşmaya devam etti. Her yeni belge, her yeni araştırma, her yeni anlatı, karanlıkta kalmış bir hayatın üzerine biraz daha ışık düşürdü.
Maria Suphi’nin hikâyesi bugün hâlâ tamamlanmayı bekliyor.
Belki de onun için yazılabilecek en doğru cümle şudur:
Bazı kadınlar tarihten silinmez; tarih onları görmemeyi seçer. Onları yeniden hatırlamak ise yalnızca geçmişe değil, bugünün vicdanına da karşı bir sorumluluktur.
Maria Suphi’yi anmak, Karadeniz’in karanlık sularına bırakılmış bir ismi yeniden kıyıya çağırmaktır. Onu yalnızca Mustafa Suphi’nin eşi olarak değil, kendi hayatı, kendi mücadelesi ve kendi trajedisi olan bir insan olarak görmek; tarihin eksik bırakılmış sayfalarına yeniden dönmektir.
Ve belki de asıl mesele, denizin o gece kimi yuttuğundan ibaret değildir.
Asıl mesele, aradan bir asır geçtikten sonra bile kimin adını hatırladığımız, kimin hikâyesini anlatmaya değer bulduğumuzdur.
Tarihsel not
Bu yazının biyografik çerçevesinde Atatürk Ansiklopedisi’nin Mustafa Suphi maddesi, Birikim’de yayımlanan On Beşler üzerine tarihsel inceleme ve Maria Suphi hakkında yayımlanan araştırma yazıları esas alınmıştır. Maria’nın son yılları ve ölümüne ilişkin ayrıntılarda kaynaklar arasındaki farklılıklar gözetilmiştir. Daha kapsamlı, belgelere dayalı bir çalışma için Kenan Karabağ’ın Maria Suphi, Bir Direniş Öyküsü adlı eseri ile Mustafa Suphi ve ailesi üzerine yapılan arşiv araştırmaları da değerlendirilebilir.