Bugünkü konuğum, oyuncu ve müzisyen kimliğiyle tanıdığımız, Sevgili Eren Can Vurucu. Eren Can benim için sadece başarılı bir oyuncu ya da yetenekli bir müzisyen değil, aynı zamanda dostluğunu hayatımda kıymetli bir yere koyduğum, birlikte gülmekten keyif aldığım güzel bir arkadaşım.
Oyunculuğu, müziği, Beşiktaş sevdası ve kendine has mizahıyla tanıdığım Eren Can’la bu kez biraz geçmişini, hayallerini ve hedeflerini konuştuk. Ortaya samimi ve içten bir sohbet çıktı.
Bu röportajda Eren’in mesleki yolculuğunu konuşurken bir yandan da onun hayata nasıl baktığını, nerelerden beslendiğini, nelerin heyecanını yaşadığını keşfedeceğiz. Başlayalım!
Evet Sevgili Erenciğim, doğrudan şuradan başlayayım. Oyuncu olma fikri ilk kez ne zaman, nerede düştü aklına? İlk kıvılcımı ne zaman çaktı ve oyunculuk maceran nasıl başladı?
Açıkçası oyuncu olmak gibi önceden çizdiğim bir planım yoktu. Ben Ankara’da, Seyranbağları’nda büyüdüm. Mahallemizde çok eğlenceli bir arkadaş ortamımız vardı. Herkesin kendine özgü bir karakteri, farklı bir hikayesi vardı. İnsanları gözlemlemeyi, onların davranışlarını, konuşmalarını ve hayata bakışlarını izlemeyi seviyordum. O zaman bunun oyunculukla ne kadar ilişkili olduğunu belki tam olarak bilmiyordum ama bugün geriye dönüp baktığımda, o çevrenin beni oyunculuk konusunda beslediğini çok daha iyi anlıyorum.
O dönem pazarlama bölümünde okuyordum. Üniversite hayatımın ilk adımıydı ama bir süre sonra kendimi istemediğim bir bölümde, aslında bana ait olmadığını hissettiğim bir hayatın içinde bulduğumu fark ettim. Sonra bir gece, sabaha karşı, kendi kendime şöyle dedim: “Eren, acaba oyunculuğu bir denesen mi?”

İçinde keşfedilmeyi bekleyen bir yetenek olduğunu mu hissediyordun?
İçimde bu yeteneğin olabileceğine dair bir his vardı ama bundan emin de değildim. İnsan bazen kendinde bir şey olduğunu hisseder ama onu ortaya çıkarmadan ne kadar ileri gidebileceğini bilemez. Benim için de öyleydi. O düşünceyle Ankara’daki Başkent İletişim Kursu’na gitmeye karar verdim. Diksiyon ve oyunculuk eğitimi almaya başladım.
Asıl kırılma noktalarından biri orası oldu. Bizi sahneye çıkarıyorlardı. Bazı arkadaşlarımız sahneye çıkmaya çekinirken ben hiç tereddüt etmiyordum. Sahneye çıkıyor, oynuyor, eğleniyordum. Kendimi orada daha rahat, daha özgür hissediyordum. İçimdeki o heyecanı fark etmeye başladım. Oyunculuğa duyduğum sevgi de sanırım o günlerde yeşerdi, filizlendi.
Sonra İstanbul’da Beykent Üniversitesi’nin oyunculuk sınavlarını gördüm. Bu kez karşıma daha ciddi bir fırsat çıkmıştı. Sınavlara girdim ve oyunculuk eğitimime başladım. Üniversite yıllarım benim için sadece mesleki eğitim aldığım bir dönem olmadı. Çok güzel arkadaşlıklar kurdum, yeni insanlarla tanıştım, çevrem genişledi ve kendimi tanıma fırsatı buldum.
Bir gün kendini bu mesleğin içinde bulacağını o zamanlar tahmin ediyor muydun?
Zamanla bunun gelip geçici bir heves olmadığını anladım. Sevdiğim bir işi yapıyordum ve bu bana mutluluk veriyordu. Başlangıçta büyük bir kariyer planım yoktu aslında. Bir gece kendime sorduğum küçük bir soruyla yola çıktım. Sonra o sorunun peşinden gittim ve hayat beni oyunculuğa getirdi. Bugün geriye baktığımda iyi ki o gece kendime o soruyu sormuşum diyorum. Çünkü bazen insanın hayatını değiştiren şey, büyük bir karar değil, kendine verdiği küçücük bir şanstır.
Bir oyuncunun performansını besleyen pek çok duygu vardır. Peki, senin hayatında ve oyunculuk anlayışında hangi duygular ön plana çıkıyor?
Naçizane, iyi bir oyuncu olmanın yolunun öncelikle iyi bir insan olmaktan geçtiğini düşünüyorum. İyi bir insan olabilmek için de hayatı anlamak, insanları tanımak ve yaşadığımız dünyanın farkında olmak gerekiyor. Çünkü oyunculuk, bir karakteri yalnızca canlandırmak değil, onun duygularını, çelişkilerini, zaaflarını ve hayata bakışını da anlayabilmek demek.
Ben de yarattığım ya da yaratmaya çalıştığım karakterlerde kendi hayatımdan besleniyorum. Çocukluğumdan, geçmişimden, anılarımdan, insanlarla kurduğum ilişkilerden ve Ankara Seyranbağları’nda büyürken biriktirdiğim deneyimlerden yola çıkıyorum. Büyüdüğüm mahalle, tanıdığım insanlar, onların hikâyeleri ve hayata tutunma biçimleri benim için çok kıymetli bir kaynak. Çünkü insanın yaşadığı çevre, farkında olmadan onun dünyasını ve insanlara bakışını şekillendiriyor.
Kendi yaşam deneyimlerin, geçmişin ve insanlarla kurduğun ilişkiler canlandırdığın karakterlere nasıl yansıyor?
Elbette bazen bir senaryonun içinde, karakterin benden talep ettiği bambaşka bir dünya oluyor. O zaman da o dünyanın içine girmeye, karakterin ihtiyaçlarını anlamaya ve kendi birikimimden ona neler katabileceğimi keşfetmeye çalışıyorum. İzlediğim filmler, tanık olduğum hayatlar ve gözlemlediğim insanlar da bu anlamda beni besliyor.
Kendimle ilgili çok iddialı cümleler kurmak istemem ama şunu söyleyebilirim: Canlandırdığım karakterlere kendi içimden, kendi hayat görüşümden ve insana dair biriktirdiklerimden bir şeyler katmaya gayret ediyorum. Sanırım benim için oyunculuğun en sahici tarafı da burada başlıyor. Bir karakteri oynarken yalnızca başka bir insanı anlamaya değil, bazen kendimde henüz keşfetmediğim taraflarla karşılaşmaya da çalışıyorum. Yani bir karakteri oynarken sadece onu anlamaya değil, onun üzerinden kendimi de tanımaya çalışıyorum galiba. Çünkü her karakter sana kendinle ilgili de yeni bir şey söylüyor. Bence oyunculuğun güzel taraflarından biri de bu.

Bir karakteri canlandırırken senin için önemli olan kusursuz bir performans ortaya koymak mı, yoksa seyirciye samimi ve doğal gelebilmek mi?
Bence kusursuzluk diye bir şey yok. Hayatta her şey biraz samimiyetle ilgili. Çünkü kusur dediğimiz şey de hayatın bir parçası. İnsanlar kusurlarıyla, çelişkileriyle, hatalarıyla varlar. Bence bir karakteri güzel yapan da biraz bunlar.
Benim için önemli olan, bir şeyin doğal olması, gerçekten o duygudan beslenmesi. Hatta bazen bir karakterin kusuru, onun en güzel tarafı olabiliyor. O kusur sayesinde daha gerçek, daha tanıdık geliyor bize. Oyunculukta da bence mesele her şeyi kusursuz yapmak değil, o karakterin duygusuna gerçekten inanmak ve seyirciye bunu geçirebilmek.
Bu yalnızca oyunculuk için de geçerli değil. İnsan olarak da samimiyetin, doğallığın, kendini tanımanın ve düşüncelerinin farkında olmanın çok değerli olduğunu düşünüyorum. İnsanın kendini sorgulaması, hayata ve çevresine karşı duyarlı olması, biraz da kalbiyle yaşayabilmesi önemli. Hangi mesleği yaparsanız yapın, bunların sizi daha gerçek bir insan haline getirdiğine inanıyorum.
Tabii ben kendim için böyle çok iddialı cümleler kuramam. Her zaman bunları başarabiliyor muyum, bilmiyorum. Ama hayata bakışım böyle. Bence kusursuz olmaya çalışmaktan çok, samimi olmaya çalışmak gerekiyor.
Seni daha çok komedi ağırlıklı rollerde izledik. Peki, içinde ‘Ben aslında şu karakteri de oynamak isterim’ dediğin, kendine yakın hissettiğin ya da oyuncu olarak sınırlarını zorlayacağını düşündüğün bir rol var mı?
Evet, şimdiye kadar gelen işlerin ve oynadığım karakterlerin çoğu komedi ağırlıklıydı. Komedi benim de eğlendiğim, keyif aldığım bir alan. Ama dramın da oyuncu açısından bambaşka bir tarafı var. Mesela Gönül Dağı’ndaki Fazıl karakteri öyleydi. Çocuk aklıyla hareket eden, çok tatlı, içinde drama da yakın bir taraf taşıyan bir karakterdi. Onu oynamak benim için güzeldi.
Ama oyunculukta insanın farklı taraflarını keşfetmesi de önemli tabii. Sürekli benzer karakterleri oynamak yerine, kendimden çok farklı birini canlandırmayı isterim. Mesela daha sert, az konuşan, mimiklerini çok fazla kullanmayan, duygularını kolay kolay belli etmeyen bir karakter... Hatta belki bir mafya karakteri. Psikolojik rahatsızlığı olan bir karakter. Sıradışı bir dünyanın içinde yaşayan birini oynamak isterim.
Çünkü böyle bir karakterle benim aramda nasıl bir mesafe var, onu merak ediyorum. Benim alışık olduğum oyunculuk biçiminin dışında bir yerde durmak, kendimi başka bir şekilde ifade etmeye çalışmak güzel bir deneyim olurdu. Biraz da seyircinin bende alıştığı şeyi kırmak isterim. Beni komik bir karakterde görmeye alışmış birinin karşısına çok sert, soğukkanlı ve bambaşka bir karakterle çıkmak hoşuma giderdi. Hem kendim için yeni bir alan açmış olurum hem de oyuncu olarak başka neler yapabileceğimi keşfedebilirim böylece.
Bir oyuncunun farklı karakterlere hayat verebilmesi için çok yönlü olması, farklı ağızlara, şivelere ve kültürlere de hakim olması gerekiyor. Seni genellikle Ege şivesiyle izledik. Ankara’da büyümüş biri olarak Ege şivesine alışmakta zorlandığın oldu mu?
Tabii, ilk başlarda biraz afalladım. (Gülüyoruz.) Bizim Ankara tarafında da kendimize özgü bir konuşma biçimimiz var, mesela “gardaş” deriz biz. Ege şivesine alışmak ve onu doğru şekilde konuşabilmek için benim de öğrenmem, biraz çalışmam gerekti. Ama orada zaman geçirdikçe, o insanları tanıdıkça ve o hayatın içine girdikçe daha rahat etmeye başladım.
Belki de içimde vardı, onu da bilmiyorum. Ege şivesinin çok güzel bir tınısı var. İnsanların konuşma biçimi, birbirlerine hitap edişleri çok sıcak. Mesela “gülüm” demeleri var. Bence çok samimi, çok tatlı bir ifade. İnsanların birbirleriyle kurduğu ilişkide de ayrı bir sıcaklık hissediyorsunuz.
Ben de Ege’yi çok seviyorum. Bölgeye, insanlarına ve konuşma biçimlerine alıştıkça şiveyi de daha çok benimsedim. Bir noktadan sonra sadece doğru telaffuz etmeye çalıştığınız bir şey olmaktan çıkıyor, karakterin dünyasının bir parçası haline geliyor. Ben de zamanla rahatladım, alıştım ve işin keyfini çıkarmaya başladım. Zaten bir karakteri oynarken o dünyanın içine girebildiğinizde, konuşma biçiminiz de daha doğal bir şekilde oturuyor.

Yeşil Deniz dizisindeki Bahri karakteri çok sevildi. Bildiğim kadarıyla başlangıçta birkaç bölümlük bir karakter olarak düşünülmüştü ama seyircinin ilgisi arttıkça Bahri’nin hikâyesi de uzadı. Sen de çok sevilen, hafızalarda yer eden bir karakter ortaya çıkardın. Bahri’yi canlandırmaya hazırlanırken nasıl bir yol izledin? Bu kadar sevileceğini ve uzun soluklu bir karaktere dönüşeceğini tahmin etmiş miydin?
Açıkçası hayır, ben de hiç öngörmüyordum. Yeşil Deniz benim ilk işlerimden biriydi ve hayatımda birçok kapıyı açan, oyunculuk deneyimimi geliştiren çok kıymetli bir iş oldu. Senaristimiz Ali Kara, yönetmenimiz Yahya Samancı ve Hakan Eren, yapımcılarımız Ayfer Özgürel ve Rahmi Kukul ve birbirinden değerli oyuncularımızla gerçekten çok güzel bir ekiptik. Hem senaryomuz çok güçlüydü hem de oyuncu kadromuz çok iyiydi. Bütün bunların yarattığı bir enerji vardı sette.
İlk işim olduğu için başlangıçta zorlandığım zamanlar da oldu tabii. Ama zamanla sete alıştım, işin tadını çıkarmaya başladım. Bahri de öyle çok uzun uzun düşünüp, özel bir hazırlık sürecinden geçerek oluşturduğum bir karakter değildi. İlk bölümlerdeki Bahri ile sonradan tanıdığımız Bahri arasında bile fark vardı. Karakter, oynadıkça, setteki insanlarla etkileşimim ve hikayenin gelişimiyle birlikte şekillendi.
Bahri daha ilk bölümlerden itibaren sevildi. Ben de bunu gördükçe karakterin farklı taraflarını keşfetmeye başladım. O sürekli kafasını sallayan, kendini tokatlayan, biraz sakar, biraz saf, tabiri caizse köyün tatlı delisi haline gelen Bahri’yi geliştirmek benim için çok keyifliydi. Seyircinin sevdiği özelliklerini koruyarak ona yeni şeyler katmaya çalıştım.
Bahri karakterinin bu kadar sevilmesini neye bağlıyorsun? Onu oynarken özellikle geliştirdiğin, seyircinin çok sevdiği o kendine özgü hareketleri ve komik tavırları nasıl ortaya çıktı?
Sanırım Bahri’nin en güzel tarafı, onu oynarken bir karakteri oynadığımı sürekli kendime hatırlatmamam oldu. Onu dışarıdan komik göstermeye çalışmak yerine, kendimi onun yerine koyup onun gibi düşünmeye, onun gibi davranmaya çalıştım. Bahri yaptığı şeylerin komik olduğunun farkında değildi. Kendi doğruları, kendi dünyası vardı. Bence komedi de biraz oradan doğuyor. Bence bir insanı komik yapan şey, her zaman komik olmaya çalışması değil, bazen kendini hiç öyle görmemesidir.
Bahri’nin kusurlarıyla, hatalarıyla ve o kendine özgü doğallığıyla sevilmesinin de bunda payı olduğunu düşünüyorum. İnsanlar onda samimi bir taraf buldu. Benim açımdan da bir oyuncu olarak böyle bir karakterle karşılaşmak büyük bir şanstı. Elbette emek veriyorsunuz, bir şeyler üretmeye çalışıyorsunuz ama bazen bir karakterin seyirciyle kurduğu bağ sizin de öngöremediğiniz bir noktaya ulaşıyor. Ben bunu biraz hayatımın şansı olarak görüyorum.
Bir de işin Ödemiş tarafı var. İzmir’in Ödemiş ilçesindeki Birgi Köyü’nde yaptık çekimleri. O köy atmosferinde çekim yapmak, o havayı solumak, oradaki hayatın içinde olmak benim için çok değerliydi. Yeşil Deniz bana yalnızca mesleki deneyim kazandırmadı, aynı zamanda çok güzel anılar da bıraktı.
Bugün geriye dönüp baktığımda Bahri gibi bir karakteri canlandırmış olmaktan çok mutluyum. Hem oyunculuk yolculuğumda bana güzel kapılar açtı hem de seyircinin sevgisini kazanmanın ne kadar özel bir duygu olduğunu gösterdi. İnsan böyle bir karaktere hayat verince, ister istemez onunla arasında ayrı bir bağ kuruyor. Bahri’nin bende yeri hep başka olacak.
Türkiye’de dizilerin bölüm süreleri oldukça uzun. Haftalık bir bölüm için neredeyse bir sinema filmi çekecek kadar yoğun bir çalışma temposu gerekiyor. Bu durum hem oyuncular hem de set ekibi için oldukça yorucu olmalı. Sen sektörün bu çalışma düzeni ve dizilerin uzunluğu hakkında ne düşünüyorsun?
Gerçekten çok uzun. Dediğin gibi, haftada bir sinema filmi çekiyormuşuz gibi düşünebiliriz. Set saatleri de doğal olarak çok uzuyor ve bu, ister istemez yorucu bir tempoya dönüşüyor. Sanırım kanalların reklam politikaları ve mevcut yayın sistemi nedeniyle bu düzeni değiştirmek bugüne kadar pek mümkün olmadı.
Ama dijital platformların devreye girmesi, bir de son dönemde dikey dizilerin ortaya çıkmasıyla birlikte farklı bir üretim anlayışı oluştuğunu düşünüyorum. Bu durumun işlerin anlatım biçimine ve kalitesine de olumlu katkı sağladığına inanıyorum. Çünkü artık seyircinin içerik tüketme alışkanlıkları çok değişti. Hepimiz daha hızlı bir hayatın içindeyiz ve dikkatimizi bir şeye uzun süre vermek giderek zorlaşıyor. Kısa, etkili ve akılda kalıcı işler daha fazla ilgi görebiliyor.
Tabii uzun dizilerin de kendine özgü bir seyircisi ve anlatım biçimi var. Bu sistem bir süre daha devam edecek gibi görünüyor. Ama dijital işler ve dikey diziler, hikayeyi daha kısa bir sürede anlatabilme imkanı sunuyor. Bence burada önemli olan, süreden bağımsız olarak seyirciye ne anlattığınız ve bunu ne kadar etkili anlatabildiğiniz. Bazen kısa bir hikaye, uzun uzun anlatılan bir hikayeden çok daha fazla iz bırakabiliyor.
Seni oyuncu kimliğinle tanıyoruz ama bir de müzisyen tarafın var. Yeşil Deniz’de söylediğin bir türkünün sosyal medyada milyonlarca izlendiğini biliyorum. Peki, oyunculukla müzisyenlik arasında bir tercih yapmak zorunda kalsan hangisini seçerdin?
Şimdi ben ikisinden birini seçmezdim. (Gülüyoruz.) Yapabildiğim ya da yapabileceğime inandığım alanlarda, içimden ne geliyorsa üretmeye çalışıyorum. Oyunculuk bambaşka bir zevk, müzik de öyle. Birini seçip diğerinden vazgeçmek istemem.
Müziğin hayatındaki yeri ne ve bu alanda gerçekleştirmek istediğin hedeflerin neler?
Ben Sivaslı bir ailede doğup büyüdüm. Çocukluğumdan beri evimizde bağlama vardı, türkülerle büyüdüm. Aşık Veysel’i, Neşet Ertaş’ı, Aşık Mahzuni Şerif’i dinleyerek yetiştim. Dolayısıyla müzik, özellikle türküler, hayatımın çok doğal bir parçası oldu. Her türden müzik dinlerim, farklı tarzlardan keyif alırım ama türküler benim için hep başka bir yerde duruyor.
Bağlamayı çocukluğumdan beri çalıyorum. Piyano çalıyorum, biraz da darbuka çalıyorum. Elimden geldiğince müzikle iç içe olmaya çalışıyorum. Oyunculukta farklı karakterlerin dünyasına giriyorsunuz. Bazen bir köylüyü canlandırıp onun duygularını anlamaya çalışıyorsunuz, bazen de çok sert, bambaşka bir karakteri oynuyorsunuz. Her biri size farklı bir deneyim yaşatıyor. Müzikte de benzer bir şey var. Bir şarkıyı söylerken ya da bir eser üretirken kendinizi başka bir duygunun içinde bulabiliyorsunuz.
Var mı yeni bir şarkı?
Şimdi Serseri adında yeni bir şarkım çıkacak. Biraz arabesk diyebiliriz ama tam olarak arabesk de değil. Kendine özgü bir tarzı var. Müziğe de oyunculuk kadar değer veriyorum ve bu alanda bir şeyler üretirken elimden geldiğince özenli davranmaya çalışıyorum.
Açıkçası müzikle ilgili kendime kesin sınırlar koymuyorum. İçime sinen, beni heyecanlandıran işler yapmak istiyorum. Oyunculuğu da müziği de hayatımda tutabildiğim, ikisinde de kendimi geliştirebildiğim bir yol benim için en güzeli. Çünkü ikisi de kendimi ifade etmenin farklı yolları. Birinden vazgeçmek yerine, ikisinde de söyleyecek sözüm olsun istiyorum.

Bir de senin iyi bir Beşiktaş taraftarı olduğunu biliyorum. Beşiktaş’ın hayatında nasıl bir yeri var? Maçlara gidebiliyor musun?
Beşiktaş’ın benim hayatımda çok özel bir yeri var. Ankara’dan İstanbul’a geldiğimde ilk evim Beşiktaş’taydı. Yaklaşık 14 yıl Beşiktaş’ta yaşadım. Çarşı’dan, tribünlerden abilerimle aynı sokaklarda oturdum, orada çok arkadaş edindim. Yani Beşiktaş benim için sadece bir futbol takımı değil, aynı zamanda yaşadığım semt, mahallem, anılarım ve dostluklarım demek.
Çarşı grubunu da çok severim. Beşiktaş taraftarının kendine özgü bir duruşu var. Benim gözümde Türkiye’nin en sadık, en sözünü esirgemeyen, gerektiğinde tepkisini açıkça ortaya koyan taraftarı Beşiktaş’ta. Beşiktaşlı olmaktan gerçekten gurur duyuyorum. O semtin kültürünü, insanlarını, sokaklarını seviyorum. İnsan bir süre sonra sadece takıma değil, o takımla birlikte yaşadığı her şeye bağlanıyor.
Maçlara da elimden geldiğince gitmeye çalışıyorum ama iş yoğunluğundan her zaman fırsat bulamıyorum. Yine de içimden hep aynı şey geçiyor: İyi ki Beşiktaşlıyım! İyi ki o semtte yaşamışım, o insanlarla tanışmışım.
Ama Ankara’yı da unutmamak lazım. Orada da Gençlerbirliği’ni seviyoruz tabii. Ankara’nın da bende ayrı bir yeri var. Sonuçta insanın büyüdüğü şehrin takımıyla da başka bir bağı oluyor. Ama Beşiktaş’ın yeri benim için çok ayrı.
Bu keyifli röportaj için teşekkür ederim Erenciğim. Umarım hayat sana sevdiğin işleri yapabileceğin, içinden geldiği gibi üretebileceğin ve kendin olmaktan hiç vazgeçmeyeceğin güzel yollar açar. Pekala, son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?
Çok Teşekkürler. Bu güzel röportaj için başta sana, tüm Şok Gazetesi çalışanlarına ve emeği geçen herkese çok teşekkür ederim Ahmet Abi. Sizin kanalınızla, tüm okuyucularımıza, izleyen ve dinleyen herkese sevgilerimi iletiyorum.
Oyunculuk, müzik, hayat ve tabii ki Beşiktaş derken güzel bir röportajı daha geride bıraktık. Yolun da bahtın da açık olsun kardeşim. Birlikte güleceğimiz, konuşacağımız ve biriktireceğimiz nice güzel anıya…