İstanbul’un bazı semtleri vardır; yürürken sadece kaldırım taşlarına değil, zamanın kendisine basarsınız. Süleymaniye işte böyle bir semttir. Burada rüzgâr bile eski eser gibi eser. Her esintide bir dua, her taşta bir sır, her gölgede bir hikâye saklıdır.
Sabahın erken saatlerinde Süleymaniye yokuşundan ağır ağır çıkarken, şehrin gürültüsü geride kalır. Haliç’in üzerindeki sis henüz kalkmamıştır. Bu sis, sanki geçmişle bugün arasına çekilmiş ince bir perdedir. O perdenin arkasında ise taşın hafızası konuşur.
Ve o hafızanın en gür sesi, elbette Süleymaniye Camii’dir.
Bu cami, yalnızca bir ibadet mekânı değil; bir imparatorluğun kendini anlatma biçimidir. Kanuni Sultan Süleyman, kudretinin zirvesinde bu mabedi yaptırırken aslında faniliğini de kabul ediyordu. Çünkü Süleymaniye, bir zafer anıtı değil, bir tevazu eseridir.
Mimar Sinan’ın ustalığının zirvesi olan bu yapı, Evliya Çelebi’nin ifadesiyle:
“Bu cami öyle bir mabeddir ki, göğe doğru yükselen kubbesi sanki semanın kendisine dayanır. İçinde edilen dualar arşa değmeden geri dönmez.”
Evliya Çelebi, Süleymaniye’yi sadece mimari bir eser olarak değil, yaşayan bir varlık gibi anlatır. Ona göre bu caminin taşları bile zikreder.
Ve gerçekten de Süleymaniye’nin içinde durduğunuzda, bir sessizlik duyarsınız. Bu sessizlik boşluk değildir. Aksine, doludur. Yüzyılların dualarıyla doludur.
Ama Süleymaniye yalnızca bir camiden ibaret değildir.
Onun etrafında kurulan külliye, bir medeniyetin nasıl yaşadığını anlatan büyük bir organizmadır. Medreseler, darüşşifa, imarethane, kütüphane…
Burada ilim vardı. Burada şifa vardı. Burada merhamet vardı.
Evliya Çelebi, Süleymaniye medreselerinden söz ederken şöyle der:
“Burada öyle âlimler yetişir ki, sözleri kandil gibi karanlığı deler.”
Gerçekten de Süleymaniye semti, sadece taş değil, akıl üretirdi.
Ama bu semtin ruhunu anlamak için yalnızca Süleymaniye’ye bakmak yetmez.
Biraz aşağı inmek gerekir.
Vefa’ya doğru…
Vefa semti, Süleymaniye’nin kalbidir.
Ve o kalbin içinde, adı hâlâ fısıltıyla anılan bir zat yatar:
Şeyh Vefa Hazretleri.
Asıl adı Muslihuddin Mustafa’dır. Fatih Sultan Mehmed devrinde yaşamış büyük bir mutasavvıf, âlim ve veli.
Evliya Çelebi, Şeyh Vefa’dan söz ederken onun için şöyle yazar:
“Şeyh Vefa Hazretleri, bu şehrin manevi direklerinden biridir. Onun nefesi bu semtin taşlarına sinmiştir.”
Bu söz, bir mecaz değildir.
Çünkü rivayete göre, Fatih Sultan Mehmed bile İstanbul’un fethinden sonra onun duasını almak için huzuruna gitmiştir.
Ve bir gün aralarında şöyle bir konuşma geçtiği anlatılır:
Fatih Sultan Mehmed sormuştur:
“Bu şehrin kaderi nasıl olacak, ey Vefa Sultan?”
Şeyh Vefa cevap vermiştir:
“Bu şehir, ilimle yaşadığı sürece ayakta kalacaktır.”
Bugün Süleymaniye’ye baktığımızda, bu sözün taşlaşmış hâlini görürüz.
Evliya Çelebi’nin anlattığı bir başka hikâye ise Süleymaniye’nin ruhunu anlamak için anahtar gibidir.
Bir gece, Evliya Çelebi Süleymaniye civarında dolaşırken, caminin avlusunda yalnız başına oturan bir ihtiyar görür. Adam sessizce camiye bakmaktadır.
Evliya Çelebi yanına yaklaşır ve sorar:
“Bu saatte burada ne beklersin?”
İhtiyar cevap verir:
“Bu cami konuşur. Onu dinliyorum.”
Evliya Çelebi önce şaşırır.
Ama sonra o sessizliği dinlediğinde, gerçekten de caminin bir sesi olduğunu hisseder.
Bu ses, taşın sesi değildir.
Bu ses, zamandır.
Süleymaniye semti, İstanbul’un hafızasıdır.
Bugün o sokaklarda yürürken, modern hayatın telaşı bile bu hafızayı silemez.
Çünkü bazı yerler unutmaz.
Süleymaniye unutmaz.
Şeyh Vefa’nın dualarını unutmaz.
Kanuni’nin tevazusunu unutmaz.
Sinan’ın dehasını unutmaz.
Ve Evliya Çelebi’nin hayranlığını hiç unutmaz.
Bugün Süleymaniye’nin avlusunda durup Haliç’e baktığınızda, aslında sadece bir manzara görmezsiniz.
Bir medeniyet görürsünüz.
Taşla yazılmış bir dua görürsünüz.
Ve belki, eğer dikkatle dinlerseniz…
Şeyh Vefa’nın hâlâ bu şehri koruyan sessiz duasını duyarsınız.
Çünkü bazı şehirler sadece kurulmaz.
Bazı şehirler dua ile ayakta durur.
İstanbul gibi.
Ve Süleymaniye gibi.