Muzaffer Özak: Sahaflar Şeyhi’nin İstanbul’u...
Hayat dediğimiz süreç içinde öyle değerli şahısların varlığına varırsınız ki tıpkı katıldığı bir tv programında değerli sanatçı Mazhar Alanson’un dediği gibi “Sahaflara gittik, bir dükkana girdim rahmetli Muzaffer Özak oturuyor, ben bir kitap sordum Melami kitabı sordum dedi 11 numarada. Siz şeyh misiniz dedim, Estağfirullah türbedarım dedi, elinizi öpebilir miyim dedim, öptüm. Çıktık 11 numara 25 metre ötede ben yarı yolda durdum, radyasyonu yedim. Dedim Özkan’a geri dönüyoruz. Geri döndük, kapıyı açtık içeri girdik durduk orada, baktı hadi oturun dedi. Oturuş o oturuş” sözleriyle anlattığı o radyasyonun temel kaynağı Muzaffer Özak Efendi gibi… Bu yazı bugün bile hala düşünceleri, hayatı ve anlattıklarıyla aramızda olmasa bile aramızda olan Muzaffer Özak’ın değerli hatırısa yazılmıştır.
İstanbul, bazı insanlarını adresleriyle hatırlar. Bazılarını bir çeşmenin başında, bazılarını bir caminin avlusunda, bazılarını da eski kitapların arasında…
Beyazıt’ta, Sahaflar Çarşısı’nın dar yollarında dolaşırken insanın kulağına yalnızca çarşı esnafının sesi gelmez. Sararmış sayfaların, deri ciltlerin, unutulmuş müelliflerin ve nice el değiştirmiş kitabın sessizliği de eşlik eder ona. Her kitap başka bir ömrün şahidi, her yazma başka bir zamanın emaneti gibidir.
Bir zamanlar bu çarşının müdavimleri arasında öyle bir isim vardı ki onu tanıyanlar yalnızca bir sahaf olarak anmazdı. Kitap soran da sohbet için uğrayan da bir mesele danışan da aynı kapıdan içeri girerdi. Dükkânın sahibi, bazen bir kitabın kıymetini anlatır, bazen bir ayetin inceliğini açar, bazen de ciddi bir meseleyi küçük bir nüktede çözüverirdi.
Muzaffer Özak’tı bu isim.
İstanbul ona “Sahaflar Şeyhi” dedi. Fakat bu unvanın ardında, yalnızca kitap satan bir adamın değil; kitabı ilimle, ilmi sohbetle, sohbeti gönül terbiyesiyle buluşturan bir hayatın hikâyesi vardı.
Sahaflar Çarşısı: Şehrin hafızasına açılan kapı
Sahaflar Çarşısı’nın hikâyesi, İstanbul’un fetih sonrasında şekillenen ilim ve kültür hayatına kadar uzanır. Medreselerin çevresinde kitap ihtiyacını karşılayan sahaflar, zamanla Kapalıçarşı bünyesinde toplanmış; 1894 depreminden sonra bugünkü Beyazıt çevresine taşınan çarşıda faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. 1950 yangını ise eski çarşının büyük bölümünü yok etmiş, ardından yeniden inşa edilen çarşı 1952’de açılmıştır.
Sahaflık, Osmanlı İstanbul’unda yalnızca bir ticaret mesleği değildi. Kitabın değerini bilmek, yazmayı tanımak, bir eserin peşine düşmek, onu doğru okuyucuya ulaştırmak ve ilim çevreleriyle ilişki kurmak bu mesleğin tabiatında vardı.
Sahaflar Şeyhi unvanı da tarihî olarak çarşı esnafının düzeninden sorumlu olan, meslek içindeki işleyişi gözeten bir görevi ifade ediyordu. Zamanla bu unvan, kitap kültürüyle ve sahaflığın geleneksel dünyasıyla özdeşleşti.
Muzaffer Özak’ın “Sahaflar Şeyhi” diye tanınması ise bu kelimelere başka bir anlam daha ekledi. O, Beyazıt’taki dükkânında kitapları yalnızca alıp satan bir esnaf değil, onları okuyan, anlatan, açıklayan ve etrafında bir sohbet halkası meydana getiren bir isimdi.
İstanbul’un eski çarşılarında dükkân dediğimiz yer, çoğu zaman dört duvarla sınırlı değildi. Kapısından giren insanla genişler, yapılan sohbetle derinleşir, hatırlanan bir hikâyeyle başka bir zamana açılırdı.
Muzaffer Özak’ın dükkânı da böyle bir mekândı.
Bir çocuk, bir şehir ve kitapların yolu
1916’da İstanbul’da dünyaya geldi. Çocukluk yılları, ailesinin yaşadığı kayıplar ve güçlükler içinde geçti. İlk tahsilini Uşşâkî şeyhi Abdurrahman Sâmi Saruhânî’nin himayesinde yaptı. Ardından Kur’an-ı Kerim, tecvid, Arapça, tefsir, hadis ve fıkıh dersleri aldı; farklı hocaların sohbetlerine devam etti. Hat ve tezyinat sanatlarına da ilgi gösterdi.
Bu eğitim çizgisi, Muzaffer Özak’ın hayatını anlamak için önemlidir. Çünkü onun dünyasında kitap, yalnızca öğrenilecek bilgiyi taşıyan bir nesne değildi. Kitabın içindeki düşünceyi, onu kaleme alan insanın dünyasını ve bir metnin asırlar boyunca nasıl yaşadığını da merak ediyordu.
Müezzinlik yaptığı yıllarda dinî musikiyle ilgilendi. Kefeli Camii imamı Şâkir Efendi’den kitapçılık sanatını öğrendi. Daha sonra Beyazıt Camii’nde müezzin olarak görev yaparken Sahaflar Çarşısı’nda bir dükkân açtı.
İşte burada onun hayatının iki ayrı damarı birleşti: cami ve çarşı.
Birinde ezan, kıraat ve musiki; diğerinde kitap, müellif ve sohbet vardı. Birinde insanın ibadet hayatı, diğerinde zihninin ve kültürünün dünyası…
Muzaffer Özak, bu iki alanı birbirinden ayırmadan yaşadı. Kitaplarla kurduğu ilişki, dinî eğitiminden kopuk değildi; vaazları da sahaf dükkânındaki kültür dünyasından ayrı düşünülemezdi.
Belki de bu yüzden onun dükkânına girenler, yalnızca aradıkları kitabı değil, çoğu zaman o kitabın açtığı yeni bir düşünce yolunu da buluyorlardı.
Karagümrük’te bir dergâhın eşiği
Beyazıt’tan Karagümrük’e uzanan yol, İstanbul’un yalnızca iki semti arasında yapılan bir yolculuk değildir. Biraz da kitabın sözle, sözün hizmetle, bilginin irfanla buluştuğu bir güzergâhtır.
Karagümrük’teki Nûreddin Cerrâhî Âsitânesi, XVIII. yüzyılın başlarında Nûreddin Cerrâhî tarafından kurulan Halvetî-Cerrâhî geleneğinin merkezidir. İstanbul tasavvuf tarihinin önemli yapılarından biri olan âsitâne, yüzyıllar boyunca zikir, sohbet, musiki ve manevi eğitimle anılmıştır.
Muzaffer Özak’ın tasavvufî eğitiminde farklı hocaların önemli yeri oldu. Özellikle Maraşlı Ahmed Tâhir Efendi ile yürüttüğü çalışmalar, onun ilmî ve tasavvufî gelişiminde belirleyici bir aşamaydı. Daha sonra Fahreddin Efendi’ye intisap etti; 1965’te halife tayin edildi ve şeyhinin 1966’da vefatı üzerine Nûreddin Cerrâhî Âsitânesi’nin postnişinliğini üstlendi.
Postnişinlik, yalnızca bir makamın devralınması değildir. Bir geleneğin usulünü, hafızasını ve sorumluluğunu taşımaktır. Geçmişten gelen bir yolu sonraki kuşaklara aktarmak, onu kendi zamanının şartları içinde yaşatmaya çalışmaktır.
Muzaffer Özak’ın Cerrâhîlik hizmeti de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Vaazları, sohbetleri, irşat faaliyetleri ve yetiştirdiği insanlar aracılığıyla geleneğin devamına katkıda bulundu. Onun şahsiyetinde, geleneksel İstanbul şeyhinin hem dergâhla hem de şehrin gündelik hayatıyla ilişkili kimliği belirginleşti.
Cerrâhîliğin musikiyle kurduğu bağ da bu dünyanın önemli bir parçasıdır. İlahi, naat ve zikir, yalnızca bir ses düzeni meydana getirmez; bir geleneğin hatırlanmasını ve kuşaktan kuşağa aktarılmasını da sağlar.
Muzaffer Özak’ın dinî musikiye ilgisi, şiirleri ve sohbetleriyle birlikte düşünüldüğünde sözün, sesin ve kitabın onun hayatında nasıl birbirini tamamladığı daha iyi anlaşılır.
Kitapların içinden gönüllere
Muzaffer Özak’ın eserleri, onun sohbet ve irşat üslubunu yazılı dünyaya taşıdı. İrşâd, Envârü’l-Kulûb, Ziynetü’l-Kulûb, Aşk Yolu Vuslat Tariki ve Gülzâr-ı Ârifân bu külliyatın öne çıkan kitapları arasındadır. Kudûrî’nin Hanefî fıkhına dair eserini Türkçeye aktarması da ilmî çalışmalarının başka bir yönünü gösterir.
Bu eserlerde dinî ve tasavvufî meseleler, yalnızca soyut kavramlarla ele alınmaz. Ayetler, hadisler, hikâyeler ve geçmişte yaşamış sûfîlerin tecrübeleri aracılığıyla okuyucuya ulaşılır.
Muzaffer Özak’ın anlatımında hikâye, bilgiyi hafifleten bir süs değildir; onu anlaşılır kılan bir yoldur. Nükte, meselenin ciddiyetini ortadan kaldırmaz; insanın kendi kusurlarını da görebilmesine imkân verir.
Şiirlerinde kullandığı “Aşkî” mahlası ise onun tasavvufî dünyasının edebî tarafına açılan bir kapıdır. Gülzâr-ı Ârifân gibi eserlerinde ilahi ve naatların yer alması, sözle musikinin tekke kültüründe nasıl birleştiğini gösterir.
Bir sahaf için kitabın kaderi, çoğu zaman rafından kimin eline geçtiğiyle ilgilidir. Muzaffer Özak ise kendi kitaplarını yazarak bu ilişkiyi başka bir boyuta taşıdı. Başkalarının eserlerini okuyucuya ulaştıran insan, zamanla kendi düşüncelerini de kitaplar aracılığıyla aktarmaya başladı.
Böylece Beyazıt’taki dükkân ile Karagümrük’teki dergâh arasında görünmez bir hat oluştu: Kitapta okunan bilgi, sohbette dile geldi; sohbette anlatılan düşünce, yazılı eserde kalıcılaştı.
İstanbul’dan dünyanın uzak şehirlerine
Muzaffer Özak’ın hayatının bir başka dikkat çekici tarafı, Cerrâhî geleneğini Türkiye dışındaki dinleyicilere de tanıtmasıdır. Avrupa ve Amerika’da yaptığı sohbetler ve katıldığı kültürel etkinlikler, İstanbul tasavvuf geleneğinin uluslararası çevrelerde tanınmasına katkıda bulundu.
Bu yolculuklarda yanında taşıdığı şey yalnızca bir tarikatın adı değildi. İstanbul’un sohbet geleneği, ilahi kültürü, dinî anlatımı ve insanlarla yüz yüze ilişki kurma biçimi de onunla birlikte farklı şehirlere ulaştı.
Beyazıt’ta bir kitabın başında kurulan sohbetle başka bir ülkede bir dinleyiciye anlatılan tasavvuf düşüncesi arasında, ilk bakışta büyük bir mesafe varmış gibi görünebilir. Oysa her ikisinin merkezinde de insanı anlamaya, bir soruya cevap aramaya ve sözü muhatabına ulaştırmaya yönelik bir çaba bulunur.
Muzaffer Özak’ın hayatı bu bakımdan, İstanbul’un geleneksel kültürünün yalnızca geçmişe ait olmadığını da hatırlatır. Gelenek, değişen zamanlarda yeni insanlarla karşılaşarak ve farklı anlatım biçimleri bularak yaşamaya devam edebilir.
Bir şehrin hafızasında kalan
Muzaffer Özak, 13 Şubat 1985’te vefat etti. Karagümrük’teki Nûreddin Cerrâhî Âsitânesi’nin türbe bölümüne defnedildi.
Ardında kitaplar, vaazlar, şiirler, sohbetler ve bir geleneğin içinde yetişmiş insanların hatıraları kaldı.
Bugün Beyazıt’tan Karagümrük’e uzanan bir İstanbul yolculuğu yaptığımızda, bu iki semtin yalnızca coğrafi yerlerini değil, şehrin kültür hayatındaki farklı işlevlerini de görürüz. Beyazıt, medreseleri, camileri ve sahaflarıyla ilmin dolaşıma girdiği bir merkezdi. Karagümrük ise Nûreddin Cerrâhî Âsitânesi’yle tasavvufun, musiki ve sohbet geleneğinin önemli duraklarından biri oldu.
Muzaffer Özak, bu iki dünyanın arasında yürüyen bir İstanbul insanıydı.
Bir elinde kitap, dilinde sohbet, hayatında hizmet…
Onu “Sahaflar Şeyhi” yapan, yalnızca eski kitaplarla kurduğu yakınlık değildi. Kitabın içindeki bilgiyi insanla buluşturması, öğrendiklerini anlatması ve tasavvuf geleneğinin sorumluluğunu üstlenmesiydi.
İstanbul’un tılsımı da belki burada saklıdır: Şehir, yalnızca büyük eserleriyle değil, o eserlerin etrafında hayatını kuran insanlarla da yaşar. Bir kitabın sayfalarını çeviren sahaf, bir camide vaaz veren hoca, bir dergâhta geleneği sürdüren şeyh… Hepsi aynı büyük hafızanın ayrı ayrı sesleridir.
Muzaffer Özak’ın hikâyesi, bu seslerin birbirine karıştığı yerde duruyor.
Beyazıt’ın eski kitap kokusundan Karagümrük’ün ilahi seslerine uzanan o yol, bugün de İstanbul’un kültürel hafızasında yürünebilir.
Yeter ki insan, bir şehrin yalnızca sokaklarını değil, o sokaklarda yaşamış insanların hikâyelerini de okumayı bilsin.
Çünkü bazı kitaplar raflarda bekler; bazı hikâyeler ise onları okuyacak bir gönül arar.
Sahaflar Şeyhi Muzaffer Özak’ın İstanbul’u, işte bu iki arayışın kesiştiği yerde yaşamaya devam ediyor.
Kaynaklar: Tevfik Rüştü Topuzoğlu, “Ozak, Muzaffer”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi; Ü. Melda Ermiş, “Sahaflar Çarşısı”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi; Fatih Belediyesi, “Sahaflar Çarşısı”.