Mehmet Misbah Erkmenkul ve Kadirî Âsitânesi’nin hafızası... İstanbul’un bazı kapıları vardır; kapandıklarında ardında yalnızca bir mekân bırakmazlar. Bir geleneği, bir hayat biçimini, bir şehrin hatıralarını da sessizliğe gömerler. Fakat kimi insanlar, o kapıların bir daha kapanmaması için ömürlerini verirler. Kendilerine miras kalan yalnızca bir mülkü değil, geçmişten geleceğe uzanan bir emaneti korumaya çalışırlar.
İstanbul’un bazı kapıları vardır; kapandıklarında ardında yalnızca bir mekân bırakmazlar. Bir geleneği, bir hayat biçimini, bir şehrin hatıralarını da sessizliğe gömerler. Fakat kimi insanlar, o kapıların bir daha kapanmaması için ömürlerini verirler. Kendilerine miras kalan yalnızca bir mülkü değil, geçmişten geleceğe uzanan bir emaneti korumaya çalışırlar.
Mehmet Misbah Erkmenkul, Tophane’deki Kadirî Âsitânesi’nin hikâyesinde böyle bir isimdir. Onun hayatı, İstanbul’un tasavvuf geleneğiyle olduğu kadar, eski bir dergâhın hafızasını modern zamanların yıpratıcı değişimi karşısında koruma mücadelesiyle de anlam kazanır.
Bir tarafta asırlık bir tekke, diğer tarafta değişen İstanbul… Bir tarafta dedelerden devralınan hizmet, diğer tarafta geçmişiyle arasındaki bağları giderek incelten bir şehir. Misbah Erkmenkul’un hikâyesi, bu iki dünya arasında kurulmuş bir köprünün hikâyesidir.
Dört asırlık bir kapının eşiğinde
Tophane’nin Kadiriler Yokuşu’nda, şehrin gündelik telaşından biraz uzaklaştığınızda, İstanbul’un başka bir zamanına açılan tarihî bir kapının izine rastlarsınız.
Kadirî Âsitânesi, 1630 yılında Şeyh İsmail Rûmî adına kuruldu. İstanbul’da Kadirîliğin Rûmiyye kolunun merkezi hâline gelen bu dergâh, yalnızca dervişlerin bir araya geldiği bir ibadet mekânı değildi. Tasavvuf kültürünün, musikinin, hat sanatının, sohbetin ve geleneksel tekke hayatının yaşatıldığı mühim bir merkezdi.
Âsitâne kelimesi boşuna kullanılmazdı. Burası, bir tarikatın merkezini, pîrinin manevi hatırasını ve kendisinden sonra gelenlere aktardığı usulü temsil ediyordu. Bir dergâhın kıymeti yalnızca duvarlarının eskiliğinden değil, o duvarlar arasında kuşaktan kuşağa aktarılan bilgiden, edepten ve hizmetten gelirdi.
Kadirîhâne’nin tarihinde nice şeyh, nice derviş, nice misafir gelip geçti. Osmanlı İstanbul’unun dinî ve kültürel hayatında söz sahibi olmuş isimler yetişti. Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi gibi sanatkârların da bu çevreyle irtibatı, dergâhın kültürel etkisini gösteren örnekler arasındadır.
Sonra takvimler 1925’i gösterdi. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla bu kurumların geleneksel faaliyetleri resmen sona erdi. Fakat bir geleneğin kapısına kilit vurmak, onu meydana getiren bütün hatıraları ortadan kaldırmaya yetmiyordu.
Kadirîhâne’nin hikâyesi de bundan sonra başka bir biçimde sürdü: koruma, hatırlama ve mümkün olduğu ölçüde yaşatma mücadelesiyle.
Mehmet Misbah Erkmenkul: Mirasın sorumluluğunu taşımak
Mehmet Misbah Erkmenkul, 1931 yılında doğdu ve uzun yıllar Tophane Kadirî Âsitânesi’nin şeyhliğini yürüttü. 2014 yılının mayıs ayında vefat ettiğinde, ardında yalnızca bir aile hatırası değil, İstanbul’un tasavvuf tarihine ait önemli bir emanet bıraktı.
Onun hayatını değerlendirirken, tarihî bir aileden gelmenin anlamını da düşünmek gerekir. Çünkü böyle bir miras, insana yalnızca geçmişle övünme imkânı vermez; aynı zamanda geçmişin sorumluluğunu yükler.
Bir dergâhın şeyhi olmak, tarih boyunca yalnızca bir unvan taşımak anlamına gelmemiştir. Tekkenin gündelik düzenini sürdürmek, gelenekleri bilmek, insanlarla ilişki kurmak, misafirleri ağırlamak, geçmişten kalan eserleri korumak ve bir kültürün hafızasını muhafaza etmek de bu sorumluluğun parçaları olmuştur.
Misbah Erkmenkul’un hayatındaki en önemli tarihî dönemeçlerden biri, Kadirîhâne’nin 1997 yılında yaşadığı büyük yangındır.
Bir elektrik arızasıyla başlayan yangın, tarihî yapı topluluğunun önemli bölümlerine zarar verdi. Ahşabın, eski yapı malzemelerinin ve yılların biriktirdiği izlerin alevler karşısında ne kadar savunmasız olduğu bir kez daha görüldü. Kadirî Âsitânesi’nin önemli bölümleri ağır hasar alırken, İstanbul’un kültürel hafızası da büyük bir kayıpla karşı karşıya kaldı.
İşte Misbah Erkmenkul’un adının tarihî hafızada özel bir yer edinmesini sağlayan meselelerden biri burada beliriyor: Yangının ardından âsitânenin yok olup gitmesine razı olmamak, onun yeniden ayağa kaldırılması için gayret göstermek.
Bir insanın ömrü sınırlıdır; fakat korumaya çalıştığı eser, kendisinden sonra da yaşayabilir. Misbah Erkmenkul’un mücadelesinin anlamı, tam da bu noktada, kişisel bir hizmetin ötesine geçerek kültürel bir sorumluluğa dönüşür.
Bir yangının ardından kalan ışık
Yangınlar, İstanbul’un tarihinde yalnızca binaları yakmadı. Bazen kütüphaneleri, bazen ahşap konakları, bazen de bir mahallenin hafızasını yok etti. Her yangından sonra şehir yeniden kuruldu; fakat yeniden yapılan her şey, kaybolan geçmişin bütün ayrıntılarını geri getiremedi.
Kadirîhâne yangını da böyle bir kırılmaydı.
Dört asra yaklaşan bir geçmişin izlerini taşıyan bir yapının zarar görmesi, yalnızca mimari bir mesele olarak görülemezdi. Çünkü tarihî bir dergâh, onu meydana getiren yapı taşlarından daha fazlasıdır. İçindeki yazılar, mezar taşları, mimari ayrıntılar, kullanım biçimleri ve gelenekleriyle birlikte bir bütün oluşturur.
Misbah Erkmenkul’un yapıyı korumaya yönelik gayreti bu nedenle önemlidir. Akademik araştırmalarda da onun yangın sonrasında Kadirîhâne’nin kurtarılması için çaba gösterdiği özellikle belirtilmektedir.
Bazen tarihe geçen insanlar büyük eserler yazdıkları, büyük meydanlarda konuştukları ya da isimlerini geniş kitlelere duyurdukları için hatırlanırlar. Bazen de bir yapının son duvarı yıkılmasın diye gösterdikleri gayretle…
Misbah Erkmenkul’un hikâyesinde ikinci türden bir sorumlulukla karşılaşıyoruz.
Onun mücadelesini yalnızca bir tekkenin şeyhliğinin devamı olarak okumak eksik kalır. Asıl mesele, geçmişin geleceğe aktarılabileceği bir zemin bırakmaktır. Çünkü kültürel miras, kendiliğinden korunmaz. Onu tanıyan, önemseyen ve kaybolmasına engel olmaya çalışan insanlar gerekir.
Bir kazan aşure, bir şehrin hafızası
Kadirî Âsitânesi’nin tarihini anlatırken aşure geleneğini anmadan geçmek mümkün değildir.
İstanbul tekkelerinde aşure pişirmek, geçmişte sıradan bir mutfak faaliyeti olmanın ötesinde, kendine özgü usulleri ve sembolik anlamları bulunan bir merasimdi. Kadirîhâne’de sürdürülen gelenek de bu kültürün dikkat çekici örneklerinden biri olarak aktarılır.
İlahiyatçı İsmail Güleç’in Kadirîhâne aşuresi üzerine yazısında, bu geleneğin ayrıntıları, hazırlık aşamaları ve tekke hayatındaki anlamları, Erkmenkul ailesinden Eren Erkmenkul’un aktardığı bilgilerle ele alınır.
Burada aşure kazanı yalnızca bir yemek kabı değildir. Farklı malzemelerin aynı kazanda birleşmesi, tekke geleneğinin yorumunda farklı karakterlere ve meşreplere sahip insanların bir arada yetişmesini, zaman içerisinde olgunlaşmasını ve ortak bir kıvam bulmasını anlatan bir sembole dönüşür.
Bu geleneğin en güzel tarafı, düşünceyi gündelik hayatın içine yerleştirmesidir. İnsan, bazen bir kitabın sayfalarında okuyacağı bir hakikati bir kazan aşurenin başında da düşünebilir.
Farklılıkların yok edilmeden bir arada tutulması, sabırla beklemek, ölçüyü korumak, verilen emeği ziyan etmemek… Bütün bunlar, bir mutfak geleneğinin etrafında şekillenen kültürel anlamlardır.
Kadirîhâne’de yaşatılan aşure geleneğinin kuşaktan kuşağa aktarılması, Misbah Erkmenkul’un temsil ettiği tarihî çevrenin yalnızca bir binayı değil, bir hayat biçimini de koruma çabasını anlamamıza yardımcı olur.
Çünkü miras, bazen bir kitabın içinde, bazen bir ilahinin makamında, bazen de büyük bir kazanın başında sürdürülen sessiz bir hizmette yaşar.
İstanbul’un kaybolan terbiyesi
Bugünün İstanbul’una baktığımızda, geçmişle kurduğumuz ilişkinin çoğu zaman tarihî binaların cephelerinden ibaret kaldığını görüyoruz. Bir yapının fotoğrafını çekiyor, yaşını öğreniyor, mimarisini konuşuyoruz. Fakat o yapının hangi insanları bir araya getirdiğini, nasıl bir gündelik hayatın parçası olduğunu ve şehrin ahlâk dünyasında nasıl bir yer tuttuğunu her zaman yeterince sorgulamıyoruz.
Oysa bir tekkeyi anlamak için yalnızca ne zaman kurulduğunu bilmek yetmez. Orada nasıl bir eğitim verildiğini, sohbetlerin nasıl sürdürüldüğünü, musiki ve edebiyatla nasıl bir ilişki kurulduğunu, insanların birbirlerine nasıl davrandığını da araştırmak gerekir.
Tasavvuf geleneğinin İstanbul’daki tarihî etkisi, tam da bu geniş kültürel çerçevede anlam kazanır.
Mehmet Misbah Erkmenkul’un hayatı da bu bakımdan değerlidir. Onun adını yalnızca bir tarikatın son dönem şeyhlerinden biri olarak anmak yerine, İstanbul’un kültürel mirasının korunmasıyla ilişkili bir hayatın parçası olarak değerlendirmek gerekir.
Bir insanın tarih içindeki yeri, bazen kendisinden önce gelenleri ne kadar iyi tanıdığıyla, bazen de kendisinden sonra gelenlere ne bırakabildiğiyle ölçülür.
Misbah Erkmenkul’un geride bıraktığı miras, bu soruyu yeniden düşünmemize vesile oluyor: Geçmişten bize kalanları, yalnızca nostaljik bir hatıra olarak mı taşıyacağız, yoksa onları anlamak ve korumak için sorumluluk da üstlenecek miyiz?
Bir ismin ardından
Mehmet Misbah Erkmenkul, Mayıs 2014’te hayata veda etti. Ardından onu tanıyanların hatıraları, tarihî kaynakların kayıtları ve Kadirî Âsitânesi’nin uzun geçmişi kaldı.
Fakat bazı hayatların ardından kalan asıl şey, bir tarihten ibaret değildir.
Bir dergâhın kapısını açık tutmak, eski bir geleneği unutturmamak, yangınla zarar görmüş bir yapının geleceği için gayret göstermek… Bunlar, insanın kendi ömrünü aşan bir sorumluluğu üstlenmesinin örnekleridir.
İstanbul’un sokakları değişiyor. Eski yapılar, yeni binaların gölgesinde kalıyor. İnsanlar bir zamanlar hangi kapıdan girildiğini, hangi odada sohbet edildiğini, hangi kazan başında aşure pişirildiğini unutabiliyor.
Ama tarih, yalnızca hatırladığımız şeylerden oluşmaz; hatırlamak için yeniden emek verdiğimiz şeylerden de oluşur.
Tophane Kadirî Âsitânesi’nin hikâyesi, bize bir şehrin hafızasının ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Mehmet Misbah Erkmenkul’un hikâyesi ise o hafızayı korumak için bir insanın neler yapabileceğini düşündürüyor.
Belki de bu yüzden onun adını anarken yalnızca geçmişe bakmamalıyız. Asıl bakmamız gereken yer, geçmişten bize kalan emanetlerin karşısındaki bugünkü sorumluluğumuzdur.
Çünkü İstanbul’un tılsımı, yalnızca eski taşlarda ve kitabelerde saklı değildir.
O tılsım, bazen bir insanın ömrünü adadığı hizmette, bazen asırlık bir geleneği yaşatma gayretinde, bazen de yangından sonra yeniden ayağa kalkmayı bekleyen bir duvarın önünde durur.
Ve bazı ışıklar, kendilerini gösterişli bir kandil gibi değil, karanlıkta kaybolmasın diye korunan bir emanet gibi hatırlatır.
Mehmet Misbah Erkmenkul’un Tophane’deki hikâyesi, işte o ışığın hikâyesidir.
Kaynak notları
- İsmail Güleç, Tophane Kadirî Âsitânesi’nde Aşure Geleneği, Fikriyat, 5 Temmuz 2025.
- Tophane Kadirî Âsitânesi’nin tecdidi üzerine akademik araştırma, İstanbul Kültür Üniversitesi / İSAM Veri.
- Ömer Faruk Deliktaş, İsmail Rumi Hazretlerine Komşu Oldu, Dünya Bizim, 8 Mayıs 2014.
- Halil Bárcena, A la memoria del shayj Misbah Erkmenkul, 22 Mayıs 2014.