Bugün, besteleriyle, sözleriyle, sahnedeki enerjisiyle ve yıllara yayılan müzikal yolculuğuyla Sevgili Kaan Karamaya bizlerle.

Bir gece önce O’nu Kadıköy’de bir mekanda canlı canlı dinliyorum. Sahnede kıpır kıpır. Sempatik tavırları, enerjisi, dinleyiciyle iletişimi son derece güçlü. Bu program için Ankara’dan kalkıp, İstanbul’a geliyor.

Programdan sonraki gün bana geldi ve bu röportajda 90’ların müzikal ruhundan bugünün dijital dünyasına, şarkılarından, yapay zekanın müzikteki yerine kadar pek çok konuyu konuştuk. Bir şarkının nasıl doğduğunu, bir bestecinin dünyasında neleri biriktirdiğini ve bütün teknolojik gelişmelere rağmen müziğin insana nasıl ihtiyaç duyduğunu Kaan’ın penceresinden değerlendirdik. Hadi başlayalım.

Kaan, klasik bir başlangıç yapalım. Müzikle yolun nasıl kesişti? Müzikal yolculuğunun başlangıcına, müziğe ilk ilgi duyduğun yıllara dönsek, nasıl başladı hikaye?

Ahmet Abi, benim müzik yolculuğum aslında çok bilindik bir hikayeyle başladı. Hani çocukken kumandalarla filan mikrofon yaparsın ya, benimki de biraz öyleydi. Okul yıllarında gitara da çok meraklıydım, sürekli gitar çalmak istiyordum. En sonunda aileme, “artık bana bir gitar alın,” dedim. Karne hediyesi olarak gitar almalarıyla başladı benim müzik hayatım. Tabii işin sonrasında gelişen çok şey var.

Türkiye, müzikal açıdan çok zengin bir coğrafya. Karadeniz ezgilerinden türkülere, arabeskten pop müziğe kadar birbirinden farklı pek çok tarz ve renk var. Bu çeşitliliğin içinde sen kendi müziğini nerede konumlandırıyorsun? Seni diğerlerinden ayıran, kendine ait bir sound oluşturmanı sağlayan şeyler neler?

Ben bazen sahnede de bunu dile getiriyorum. Daha çok pop-alaturka sound’una sahip bir sahne yapıyorum. Özellikle 90’ların sound’unu çok seviyorum. Hem dinleyici olarak hem de kendi müziğimi üretirken o dönemin tınılarından besleniyorum.

Tabii sahnede zaman zaman farklı istekler de geliyor. Mesela Karadeniz türküleri isteniyor. Ben bu türküleri çok sık okumayı tercih etmiyorum. Çünkü Karadeniz türkülerinin kendine özgü bir şivesi, tavrı ve kültürü var. Bence bu eserleri hakkını vererek seslendirmek, o yörenin ruhunu ve şivesini doğru yansıtmak gerekiyor. Bu yüzden çok fazla repertuvarıma almıyorum. Elbette bir iki istisnam var.

Ama genel olarak kendi sound’umda ve müzikal üretimimde pop alaturka çizgisini tercih ediyorum. Özellikle söz yazarlığı ve bestecilik tarafında da bu tarza ağırlık veriyorum. Kendimi en yakın hissettiğim müzikal alan burası diyebilirim.

Ekran Resmi 2026 10 26 21.54.04

Tam da bu konuya gelecektim. Sen sadece sahnede şarkılarını seslendiren bir müzisyen değilsin, aynı zamanda söz yazarı ve bestecisin. Üstelik şarkılarını İrem Derici ve Ebru Gündeş gibi çok sevilen, popüler sanatçılarla buluşturuyorsun. Söz yazarlığı ve bestecilik senin için nasıl bir yerde duruyor? Bugüne kadar kimlerle çalıştın ve sende özel bir yere sahip olanlar var mı?

Aslında söz yazarlığı ve bestecilik, solistliğimin dışında da benim ağır basan taraflarımdan biriydi. Hatta en çok yapmaktan keyif aldığım şeylerden biri şarkı yazmak ve beste yapmak. Günümün büyük bir bölümü de bunlarla geçiyordu. Sahne çalışmaları devreye girince ister istemez biraz arka planda kaldı ama son dönemde yeniden bu tarafa ağırlık vermeye başladım.

Evet, İrem Derici’yle, Ebru Gündeş’le ve daha birçok isimle çalışma fırsatım oldu. Her biriyle yaşadığımız süreçlerin, şarkıların ve o şarkıların ortaya çıkış hikayelerinin ayrı bir keyfi var. İrem’le yaptığımız işlerin bende bıraktığı his başka, Ebru Gündeş’le yaşadığımız süreçlerin yeri başka. Her sanatçının kendine özgü bir dünyası, her şarkının da farklı bir hikayesi var.

Bu yüzden birini diğerinden ayırmam ya da birini öne çıkarmam mümkün değil. Hepsinin benim için ayrı bir anlamı ve değeri var. Ama klasik bir cevap vermem gerekirse, yazdığım ve bestelediğim bütün şarkılar benim çocuklarım. Birini diğerinden daha çok sevdiğimi söyleyemem.

Kaan, senin bestelerin ve şarkıların pek çok sanatçının repertuvarında ve albümünde kendine yer buldu. Ama bu şarkıları başka sanatçılarla buluşturmanın da kendine özgü bir hikayesi var. Özellikle Ebru Gündeş’le yaşadığın, ilginç bir hikaye olduğunu biliyorum. O süreci anlatır mısın?

Best FM’de çalıştığım dönemde yazdığım ve bestelediğim birçok şarkı vardı. Ama şöyle bir tarafım da vardı, bestelerimi kimseye vermek istemiyordum. Hepsini kendim söylemek istiyordum. Sonra birkaç arkadaşım bana, “Bence şarkılarını başka sanatçılara da vermelisin. Farklı yorumcuların o şarkılara nasıl duygular kattığını duyduğunda belki fikrin değişir,” dedi. İyi ki de onları dinlemişim. Çünkü bugün şarkılarımı başka sanatçıların sesinden duymak, onların dinleyicilerinin de benim şarkılarımı söylemesine tanık olmak beni gerçekten çok mutlu ediyor. Benim için ayrı bir gurur kaynağı.

Ebru Gündeş’le yaşadığımız hikayeye gelirsek, kendisi o dönem bir düet ve beste yarışması düzenlemişti. Ben de ona ulaşmak istemiştim. Aklımda, “benim size çok uygun bir şarkım var,” demek vardı. Ama şarkıları yarışma aracılığıyla değerlendirmek istediklerini söylediler. Ben de kendi kendime, “o zaman tam size uygun olduğunu düşündüğüm şarkıyı yarışmaya sokarım. Nasıl olsa benim şarkım birinci olacak,” dedim. (Gülüyoruz.)

Düşünsene, o kadar iddialıyım ki abi! Biraz gaza gelmişim ama söylediğimin de arkasında durdum. Sonuçta şarkım gerçekten birinci oldu. Ardından Ebru Gündeş’in ‘Araftayım’ albümünde yer aldı. Benim için çok özel ve güzel bir hikayedir bu.

Buradan sevgili Ebru Gündeş’e de teşekkür ediyorum, kendisine selamlarımı gönderiyorum. Zaten Ebru Gündeş’in yorumunu anlatmak benim haddime değil. Gerçekten inanılmaz bir yorumcu. Şarkı onun yorumuyla çok başka bir noktaya geldi ve ortaya harika bir iş çıktı. Böyle bir hikayenin parçası olmak benim için büyük mutluluk.

Ekran Resmi 2026 10 26 21.53.53

Ebru Gündeş’le yaşadığın bu olayın ardından İrem Derici’yle de yollarınız kesişti. Birlikte birden fazla şarkıya imza attınız ve oldukça güzel sonuçlar ortaya çıktı. İrem’le çalışmak nasıl bir deneyim oldu?

İrem’le bugüne kadar beş şarkıda birlikte çalıştık. Bir de düet yaptık. Sağ olsun, benim bir şarkımda da bana eşlik etti. Kendisine buradan tekrar teşekkür ediyorum.

Özellikle bir şarkımız var ki gerçekten alıp götürdü. Şu anda bütün dijital platformlardaki dinlenmelerini topladığımızda sanırım 300 milyon civarında bir rakama ulaştı. Bu gerçekten çok önemli bir başarı. Birlikte yaptığımız beş şarkının da keyfi birbirinden farklı.

Benim İrem’le ilgili hep istediğim bir şey vardı. Daha önce hareketli şarkılarımı seslendirmişti ama ona hep, “keşke bir de benim slow bir şarkımı okusan,” diyordum. Çünkü İrem’in sesini özellikle slow şarkılarda çok beğeniyorum. Vokal gücü zaten tartışılmaz ama duyguyu aktarma biçimini de gerçekten çok seviyorum.

Sonunda bu isteğimizi de gerçekleştirdik. En son çıkardığımız şarkımız ‘Alışkın Yüreğim’ şu anda gayet güzel gidiyor. Dinleyiciler de şarkıyı çok sevdi, sağ olsunlar. Böylece İrem’in sesinden bir slow şarkımı da duymuş oldum. Benim için ayrıca mutluluk verici bir şeydi. Uzun zamandır istediğim bir şeyin gerçekleşmesi ve ortaya güzel bir sonuç çıkması gerçekten çok keyifli.

Hazır konusu açılmışken bunu da sorayım Kaan, iyi bir beste yapmak işin bir tarafı ama o besteyi doğru sanatçıya ulaştırmak, özellikle yıldız isimlere dinletip onların repertuvarına girmesini sağlamak bambaşka bir süreç. Sen bu yolu deneyimlemiş biri olarak, bir bestecinin kendini ve şarkılarını kabul ettirmesi konusunda neler söylersin? Özellikle bu işe yeni başlayanlar için işler nasıl yürüyor?

Aslında şöyle bir durum var Ahmet Abi, yeni başlayan müzisyenler, besteciler ya da sektörde henüz adı duyulmamış insanlar için bu gerçekten zor bir süreç. Çünkü şarkıyı yapmakla iş bitmiyor, asıl mücadele ondan sonra başlıyor. Elinizde çok iyi bir şarkı olabilir ama onu doğru kişiye, doğru sese ulaştıramazsanız o şarkı bir yerde heba olup gidebiliyor.

Bunun için ya çok iyi bir menajerle ya da bir ajansla çalışmanız gerekiyor ya da kendi imkanlarınızla doğru insanlara ulaşmaya çalışıyorsunuz. Ama bu hiç kolay değil. Çünkü mesele yalnızca iyi bir şarkı yapmak değil, o şarkının doğru sanatçıyla buluşmasını sağlamak.

İsim yapmaya başladıktan sonra, en azından kendi deneyimimden söyleyebilirim, işler biraz daha kolaylaşıyor tabii. İnsanlar sizi tanıyor, yaptığınız işleri biliyor, müzikal geçmişinizi ve neler ürettiğinizi görüyor. Böylece doğru kişilere ulaşmanız da kolaylaşıyor. Ama bu, yeni başlayan bir müzisyen için ciddi bir engel olabiliyor.

Bana da zaman zaman mesajlar, e-postalar geliyor. “abi, bir şarkım var, acaba bir sanatçıya dinletebilir miyiz?” diye soran arkadaşlar oluyor. Mümkün olduğunca dinlemeye çalışıyorum. Gerçekten beğendiğim, iyi olduğunu düşündüğüm bir iş varsa sanatçı dostlarıma ulaştırmak için elimden geleni yapıyorum.

Aslında bu yaklaşımımın geçmişi Best FM yıllarıma dayanıyor. Radyoda çalıştığım dönemde danışmaya CD'ler gelirdi. Ben de yeni çıkan isimleri, gönderilen şarkıları mümkün olduğunca dinlerdim. İnan bana, aralarında gerçekten çok güzel işler vardı. Biz de elimizden geldiğince bu şarkılara yayınlarımızda yer vermeye çalışıyorduk.

Çünkü insanlar o şarkıları yapmak için zaman harcıyor, emek veriyor ve bir yerlere ulaşmaya çalışıyor. Biz de bu yollardan geçtik. Bugün birilerine kapı açabilecek, bir şarkının doğru insanla buluşmasına yardımcı olabilecek bir noktadaysak neden bunu yapmayalım?

Ben bu konuda her zaman elimden gelen desteği vermeye açığım. Çünkü bazen bir insanın ihtiyacı olan tek şey, yaptığı işi doğru kişinin duyabilmesi. Belki o şarkı, birinin hayatında çok önemli bir başlangıç olacak. Buna vesile olabilmek bile benim için çok değerli.

Ekran Resmi 2026 10 26 21.53.45

Hazır Best FM’den söz etmişken senin radyoculuk geçmişine de değinelim Kaan. Yıllarca radyoda program yaptın, canlı ve akustik performanslar sergiledin. Bugün dijital platformların yükselişiyle birlikte artık radyonun hayatımızdaki yeri de değişiyor. Radyoların bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsun? Radyoculuk hikayen nasıl başladı?

Doğru abi, yıllarca Best FM’de bir program yaptık. Sevgili Uluç Vatansever o dönem radyonun genel yayın yönetmeniydi. Aslında bizim hikayemiz biraz farklı başladı. Ben kendisine gitar dersi vermeye başlamıştım, o vesileyle tanışmıştık. Sonra bir gün beni radyodaki programına davet etti. Hatta şöyle söyleyeyim, bir anda kendimi radyoda buldum. (Gülüyor.) “Hadi gel, şarkı söyleyeceğiz,” dedi.

Yani Best FM senin hayatında sadece radyoculuk yaptığın bir yer değil, müzikal yolculuğunda da önemli bir yere sahip.

Evet. Öyle başladık. Sağ olsun, Best FM dinleyicileri de beni çok sevdi, bağırlarına bastılar. Onların sevgisi ve desteğiyle birlikte program yapmaya başladık. Derken bu iş yıllarca devam etti, ödüller aldığımız programlara kadar uzandı. Benim için gerçekten çok güzel bir dönemdi.

Best FM’deki radyocu abilerimin hayatımda çok önemli bir yeri var tabii. Uluç Vatansever olsun, Cem Arslan olsun, daha birçok isim bana çok destek oldu. Sadece radyoculuk anlamında değil, söz yazarlığım, besteciliğim ve solistliğim üzerinde de önemli katkıları oldu. Kendimi geliştirmemde, müziğimi insanlara ulaştırmamda büyük emekleri var.

Bugün geriye dönüp baktığımda o yılların benim için ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorum. Radyoda dinleyiciyle kurduğunuz bağın çok özel bir tarafı var. İnsanlar sizi yalnızca sesinizle tanıyor, şarkılarınızı dinliyor ve zamanla sizinle bir yakınlık kuruyor. Best FM dinleyicilerinden gördüğüm sevgi de benim için hep çok değerli oldu.

Bu vesileyle, senin aracılığınla da başta Uluç Vatansever ve Cem Arslan olmak üzere bana emeği geçen, destek olan bütün radyo dostlarıma teşekkür etmek istiyorum. İyi ki yollarımız kesişmiş. Onların bende gerçekten çok büyük emeği var abi.

90’ların sound’unu çok sevdiğini söyledin. Günümüzde her gün yeni bir sanatçı çıkıyor bir anda parlayıp kayboluyorlar. 90’larla günümüz müzikalitesi arasında nasıl bir farklılık oluştu sence? 90’ların müziğiyle bugünün müziği arasındaki temel fark ne? O dönemin şarkılarını yıllar sonra bile dinlememizi sağlayan şey neydi?

Bence buradaki en önemli fark, teknolojinin artık müziğin üretiminden tüketimine kadar her aşamada çok daha belirleyici olması. Teknolojinin gelişmesi elbette güzel bir şey. Mesela yapay zeka. Kullanılmalı mı? Bence evet, ama gerektiği yerde ve gerektiği kadar. Ben yapay zekanın ölçülü kullanılmasından yanayım. Üretimin tamamını ona bıraktığımızda insanın emeğinin, yaratıcılığının ve üretim sürecindeki arayışının geri planda kalabileceğini düşünüyorum.

Eskiden bir albümün hazırlanması belki bir, iki yıl sürüyordu. Üzerinde uzun uzun çalışılıyor, şarkılar tekrar tekrar değerlendiriliyor, düzenlemeler yapılıyor, her ayrıntıyla uğraşılıyordu. Ortada ciddi bir emek, özveri ve zaman vardı. Belki bir albüm için saatlerce, günlerce, haftalarca çalışılıyordu. Bunun karşılığında da yıllarca dinlenen, 20-30 yıl sonra bile insanlarda bir duygu uyandıran eserler ortaya çıkabiliyordu.

Elbette bugün de çok iyi şarkılar üretiliyor. Geçmişteki her eserin daha iyi, bugünkilerin de daha kötü olduğunu söylemek doğru olmaz. Ama bence günümüzde üretim ve tüketim döngüsü çok hızlandı. Şarkılar çok kısa sürede hazırlanıyor, dinleyiciye ulaşıyor ve ardından yerlerini yenilerine bırakabiliyor.

Bence bir şarkının ne kadar hızlı yayıldığı değil de, ne kadar süre insanlarla birlikte yaşayabildiği önemli. Ben müzikte emeğin, özgünlüğün ve duygunun önemini koruduğuna inanıyorum. Teknoloji bize çok büyük imkanlar sunuyor ama önemli olan, bu imkanları nasıl kullandığımız. Çünkü bir şarkıyı yıllar boyunca yaşatan şeyin arkasındaki duygu, emek ve samimiyet olduğunu düşünüyorum.

Kaan, bir yanda sözlerini yazıp bestelerini yaptığın, kendi dünyana döndüğün bir üretim süreci var. Diğer yanda farklı şehirlerde sahneye çıkıyor, dinleyicilerle buluşuyor ve onlarla aynı duyguyu paylaşıyorsun. Peki, kendini en çok nerede buluyorsun? Şarkı üretirken mi, sahnede insanlarla bir arada olduğunda mı?

Aslında ikisinin enerjisi birbirinden çok farklı Ahmet Abi. Benim müzikal yolculuğumun temelinde söz yazarlığı ve bestecilik var ama içimde hep solist olma isteği de vardı. Yıllarca o isteği taşıdım. Best FM de benim için bu anlamda çok önemli bir kapı açtı ve solistlik tarafımı ortaya çıkarmama yardımcı oldu.

Söz yazarken, beste yaparken bambaşka bir dünyanın içine giriyorum. Bir duyguyu, bir hikayeyi alıp şarkıya dönüştürmek, onun üzerinde çalışmak ve ortaya yeni bir şey çıkarmak bana ayrı bir huzur veriyor. Sahneye çıktığımdaysa tamamen farklı bir enerjiyle karşılaşıyorum. İnsanlarla iletişim kurmak, onların şarkılara eşlik ettiğini görmek, aynı duyguda buluşmak benim için çok özel.

Bu yüzden ikisinden birini diğerine tercih edemem. Stüdyoda ya da kendi başıma şarkı üretirken de mutluyum, sahnede dinleyiciyle buluşurken de. Biri daha içe dönük, diğeri daha paylaşımcı bir tarafımı besliyor diyebilirim. İkisi de beni müziğin içinde tutuyor ve ikisinden de ayrı ayrı keyif alıyorum. Sanırım benim için en güzeli, müziği farklı şekillerde yaşayabilmek.

Peki Kaan, dışarıdan bakıldığında sahnede olmak çok keyifli görünüyor ama işin bir de perde arkası var. Sahneye çıkmanın seni zorlayan tarafları var mı?

Aslında ben sahnede olmanın zorluklarından çok, disiplin gerektiren bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Çünkü sahneye çıkmak yalnızca mikrofonu eline alıp şarkı söylemekten ibaret değil. Sahne öncesindeki hazırlıklar, repertuvarın belirlenmesi, giyeceğin kıyafet, orkestra arkadaşlarınla uyumun ve dinleyiciyle kurduğun iletişim. Bunların hepsinin belli bir düzen ve disiplin içinde ilerlemesi gerekiyor.

Burada disiplinden kastım da katı, sert bir duruş değil tabii. Nerede, nasıl davranacağını bilmek, şarkıyı söylerken dinleyiciyle doğru iletişimi kurmak, orkestrayla birbirini anlamak ve sahnedeki enerjiyi birlikte yönetebilmek. Bunların hepsi işin önemli bir parçası.

Bunları bir bütün olarak düşündüğünde sahneye çıkmanın da kendi içinde bir disiplini olduğunu görüyorsun. Ama onun dışında sahne benim için zorlayıcı bir şey değil. Tam tersine, çok keyif aldığım, kendimi iyi hissettiğim bir alan. Hazırlığını doğru yaptığında ve işini severek yaptığında sahnede olmak benim için büyük bir mutluluğa dönüşüyor.

Ekran Resmi 2026 10 26 21.53.36

Bir süredir Ankara’da yaşıyorsun ama sahne çalışmaların nedeniyle sık sık farklı şehirlere gidiyorsun. Bu da ister istemez yoğun bir tempo demek. Seni sahnede izlediğimde orkestrayla çok güzel bir uyum yakaladığını gördüm. Her şehirde kendi orkestranla mı sahne alıyorsun, yoksa gittiğin şehirlere göre farklı müzisyenlerle de çalışıyor musun? Bir de bu şehirler arası yolculuk temposu seni yoruyor mu?

Ben doğma büyüme İstanbulluyum ama yaklaşık bir yıldır Ankara’da yaşıyorum. İstanbul’un o büyükşehir karmaşasından Ankara’nın sakinliğine geçtiğimde açıkçası biraz bocaladım. Çünkü İstanbul’un temposuna alışmıştım, Ankara bana ilk başta çok sakin geldi. Ama Ankara’nın da kendine özgü bir kültürü, bir yaşam biçimi var. Zaten her şehrin kendine ait bir kültürü ve sahne mizacı olduğunu düşünüyorum.

Ankara’da sahne almak da benim için çok keyifli. Gittiğim her şehirde kendimi o ortamın bir parçası olarak görmeye çalışıyorum. Şöyle düşünüyorum: Ben sahnede eğleniyorsam, dinleyiciye de o enerji geçiyordur, onlar da eğleniyordur. Bu yüzden sahne aldığım şehirlerde mümkün olduğunca keyifli vakit geçirmeye, insanlarla güzel bir bağ kurmaya çalışıyorum.

Yolculuk meselesine gelince, açıkçası beni çok zorlayan bir tarafı yok. Çünkü bu benim işim ama aynı zamanda severek yaptığım şey. Yolculuk yapmayı da seviyorum. Yaz aylarında daha çok yazlık bölgelerde sahne alıyoruz, kışınsa kapalı mekanlarda çalışıyoruz. İstanbul, Ankara, İzmir ya da başka bir şehir. Benim için asıl önemli olan sahnede olmak, müzik yapmak ve mutlu olmak.

Orkestra konusundaysa genellikle kendi müzisyen arkadaşlarımla gitmeyi tercih ediyorum. Birbirimizi tanıyoruz, nasıl düşündüğümüzü ve nasıl çaldığımızı biliyoruz. Bu da sahnedeki uyumu doğal olarak güçlendiriyor. Ama bazı mekanların kendi orkestraları da oluyor. Onlarla da çalışıyoruz ve gerçekten çok iyi müzisyenlerle karşılaşıyoruz.

Ben de müzisyenlikten geldiğim için sahneye yalnızca solist olarak bakmıyorum. Orkestradaki arkadaşlarımın ne yaptığını, müziğin nasıl ilerlediğini ve birlikte nasıl bir enerji oluşturduğumuzu önemsiyorum. Müzisyenler arasında ortak bir dil oluştuğunda gerisi zaten kendiliğinden geliyor. Senin de gördüğün gibi, sahnedeki keyfin ve uyumun temelinde biraz da bu var.

İstanbul’daki evinde bir stüdyon vardı, çalışmalarını da çoğunlukla orada yapıyordun. Ankara’ya taşındıktan sonra kendine yeniden bir stüdyo kurduğunu biliyorum. İnsanın kendi evinde böyle bir alanının olması sana büyük bir özgürlük sağlıyor olmalı. İstediğin an müziğe dönebileceğin, fikirlerini hemen deneyebileceğin bir ortamın olması senin için ne ifade ediyor?

Evet abi, sen de geldin, gördün. İnsanın elinin altında her şeyin olması gerçekten çok güzel. İstanbul’daki stüdyom da çok güzeldi, Ankara’da kurduğum stüdyodan da çok memnunum. Ben her zaman evimde, kendi işlerimi yapabileceğim bir çalışma alanım olsun istiyorum.

Ama burada önemli olan yalnızca ekipman değil, o alanın sana huzur vermesi. Kendini rahat hissettiğin, kafanı toparlayabildiğin ve yaratıcılığını özgürce ortaya koyabildiğin bir ortamın olması çok önemli. Benim için home studio dediğimiz şey biraz bu. Çok büyük, gösterişli bir stüdyo kurmak zorunda değilsin. Evde kendi müziğini üretebileceğin, fikirlerini deneyebileceğin bir alanın olması yeterli.

Tabii bunun ciddi bir maliyeti de var. Her müzisyenin evinde stüdyo kurma imkanı olmayabiliyor. Bu yüzden kendi evimde böyle bir alana sahip olmayı bir avantaj olarak görüyorum. Öyle çok da profesyonel olmasına gerek de yok abi, bir monitör, bir kulaklık yeterli. Önemli olan, aklına gelen fikri o anda yakalayabilmek ve onu geliştirebileceğin bir ortamının olması. Oraya geçtiğimde kendimi müziğe verebiliyorsam gerisi bir şekilde geliyor. Bir de gitarım yanımdaysa zaten benim için tamamdır abi. (Gülüyor.)

Aslında evinde bir stüdyonun olması mutlaka sana büyük bir özgürlük sağlıyordur. Düşünsene, sabah kalkıp kahveni içiyorsun, belki yağmuru izliyorsun ya da kız arkadaşlarınla oturuyorsun. Bir anda aklına bir melodi geliyor ve hemen stüdyona geçebiliyorsun. Dışarıdaki bir stüdyoya gitmek için hazırlanmak zorunda filan değilsin. Peki, sende ilham nasıl ortaya çıkıyor? Oturup özellikle şarkı yazmaya çalıştığın zamanlar mı oluyor, yoksa şarkılar hiç beklemediğin anlarda mı geliyor?

Abi, bazen esnaf kepenk açar ya, ben de sabah kalkıp kahvemi içtikten sonra stüdyonun kapısını açıyorum. (Gülüyoruz.) Tabii öyle düzenli bir mesai gibi işlemiyor bu işler. İlham dediğin şey çok enteresan. Bazen birkaç ay boyunca hiçbir şey yazamadığım oluyor. Evde stüdyom var ama dört ay boyunca içeri girmediğim, gitarı elime bile almadığım zamanlar olabiliyor.

Çünkü kendimi zorlamak istemiyorum. Zorladığım zaman ortaya çıkacak şeyin de yapay olacağını hissediyorum. O yüzden gelmiyorsa gelmiyor, bekliyorum. Ama geldiği zaman da kendini durduramıyorsun. O an ne yapıyorsan bırakıp bir kağıda bir şeyler yazmaya, gitarı eline alıp o duygunun peşinden gitmeye başlıyorsun.

Sana bununla ilgili çok güzel bir örnek vereyim. Çok sevdiğim, seninle de ortak arkadaşlarım Fırat ve Esin evlenirken onlara bir düğün hediyesi vermek istedim. (Kaan’la bu röportajı yaparken Fırat da yanımızda.) Sonra düşündüm, ‘bir bestecinin verebileceği en güzel hediyelerden biri kendi yazdığı bir şarkı olabilir’ dedim. Ama bu şarkıyı ne zaman, nasıl yazacağımı hiç bilmiyordum.

Bir gün Nişantaşı’nda yürürken bir anda şarkı geldi. Gerçekten bir anda! Hemen bir kafeye oturdum. Kafenin kapanmasına 15 dakika vardı. Garsona, “Bir kağıt kalem alabilir miyim?” dedim ve o 15 dakika içinde şarkıyı yazdım. Sonrasında tabii beste üzerinde çalıştım, stüdyo aşaması oldu ve şarkıyı tamamladım. Düğünlerinde de onlara hediye ettim. Birlikte çalıp söyledik, çok güzel bir anı oldu.

Daha sonra Fırat ve Esin’e şarkıyı nerede yazdığımı anlattım. Bana, “Biz üç ay boyunca gelinlik provası için gittiğimiz yerin karşısında oturmuşsun,” dediler. Düşünsene abi, benim o an oturduğum yerin onların hikayesinde de bir karşılığı varmış. Bunu sonradan öğrenmek beni çok etkiledi.

Vay be, çok acayip! O şarkıyı daha sonra Petek Dinçöz ve Resul Dindar düet yapmıştı değil mi?

Evet, Petek Dinçöz ve Resul Dindar çok güzel yorumladı o şarkıyı. Yani işte bazen böyle oluyor. Şarkının ne zaman, nerede geleceğini bilemiyorsun. Best FM’de de sık sık şunu söylerdik, ‘her şarkının bir hikayesi, her hikayenin bir şarkısı vardır.’ Ben buna gerçekten inanıyorum.

Buradan az önce konuştuğumuz yapay zeka konusuna da bağlayabiliriz. Teknoloji elbette müzik üretiminde kullanılabilir ama benim için bir şarkının içinde onu özel kılan bir ruh olması gerekiyor. Yaşanmışlık, duygu, bir an, bir insan ya da bir hikaye. Bunlar şarkının içine girdiğinde bambaşka bir anlam kazanıyor. Bence yıllar boyunca dinlenmeye devam eden şarkıların sırrı da biraz burada. Çünkü bazı şarkılar doğrudan insanın hayatına dokunuyor. İnsan kendi hikayesinden bir şey bulduğu için o şarkıyı yıllarca yanında taşıyor.

Yapay zekadan bahsettik biraz önce . Yapay zeka müzik dünyasını da hızla değiştirmeye başladı. Artık yapay zekayla da şarkılar üretilebiliyor. Peki, sence yapay zeka gerçekten bir insanın duygusunu dinleyiciye aktarabilir mi? Bu teknolojinin müzikte kullanılmasını ne kadar doğru buluyorsun? Bir de bunun henüz öngöremediğimiz, ileride sorun yaratabilecek tarafları var mıdır sence?

Belki çok basit bir cevap olacak ama adı üstünde, yapay. Ben bir insanın ruhunu, yaşanmışlıklarını ve duygularını gerçekten yakalayabileceğini çok düşünmüyorum. Çünkü bir şarkıyı özel yapan şey sadece sözleri, melodisi ya da düzenlemesi değildir. Bazen bir insanın yaşadığı bir olay, hissettiği bir acı, bir mutluluk ya da hayatından küçük bir kesit şarkının bütün ruhunu oluşturuyor. Bunun dinleyiciye nasıl geçtiği de bence çok önemli.

Ama bu, yapay zeka hiç kullanılmamalı demek değil. Ben de kullanıyor muyum? Evet, gerektiği ölçüde kullanıyorum. Burada önemli olan, onu nasıl ve ne amaçla kullandığın. Mesela bir enstrüman desteği almak, bir düzenlemeyi geliştirmek ya da üretim sürecinde sana yardımcı olacak bir araç olarak kullanmak bence sorun değil. Kendi çalışmalarımda da sınırlı ölçüde, belki yüzde beş, yüzde on gibi düşünebileceğimiz bir destek olarak değerlendirebiliyorum. Ama müziğin bütününü yapay zekaya bırakmayı doğru bulmuyorum.

Son dönemde yapay zekayla üretilen bazı projeler ve gruplar da ortaya çıktı. Tabii bunların dinleyiciler tarafından nasıl karşılanacağını zaman gösterecek. Ama ben bu şekilde üretilen işlerin ne kadar kalıcı olabileceği konusunda soru işaretleri taşıyorum. Çünkü benim için kalıcılık, çok dinlenmek ya da kısa sürede popüler olmak demek değil. Bana göre bir şarkının yıllar sonra da insanlarda bir karşılık bulabilmesi, onların hayatında bir yer edinmesi gerekiyor.

Bir de işin etik tarafı var. Yapay zekayı bir araç olarak kullanmak başka, insanları yanıltmak başka. Eğer bir ses sana ait değilse, bir besteyi sen yapmadıysan, sözleri ya da müziği sen üretmediysen bunları tamamen kendin yapmışsın gibi sunmanı doğru bulmuyorum. Bu noktada dinleyiciyi kandırmaya varan bir durum ortaya çıkabiliyor. Bence asıl tehlikelerden biri bu.

Zaten müzik sektöründe yıllardır kullanılan pek çok dijital araç, hazır sesler, pluginler ve yazılımlar var. Bunlar da üretimin bir parçası. Yapay zeka da benzer şekilde, sınırları belli bir yardımcı araç olarak kullanılabilir. Buna karşı değilim.

Ama işin yüzde yüzünü yapay zekaya bırakıp ortaya çıkan işi tamamen kendi emeğinmiş gibi sunmak bana doğru gelmiyor. Benim için müzikte insanın dokunuşu, duygusu ve özgünlüğü çok önemli. Yüzde yüzlük bir performansı yapay zekayı bırakmak, insanları kandırmak bence.

Peki bu etkilerle teknolojinin gelişimi, yapay zekanın hayatımıza hızlı girişi müzikal duygusuzluğu beraberinde mi getiriyor, müzik giderek duygusunu yitiriyor mu?

Yani bir süre sonra yitirmeye başlayacak. Eski 90’ları özlediğimiz o şarkılar gibi hiçbir şarkı şu an yapılmıyor. Yapılacağını da uzun vadede düşünmüyorum. Tamamen hızlı tüketimin getirdiği, yapay zekanın getirdiği yapaylık var. Yani ne kadar kalıcı olabilir ki? Olmayacak da. Bu yüzden ben yine 90’lar gibi bir çağın olabileceğini, o dönemin kalitesinin yeniden yakalanabileceğini düşünmüyorum. Ama dinleyenlere de saygım var. Onlar bunu dinlemek istiyorsa, özgürler. Yani zevkler ve renkler tartışılmaz gibi.

İşin bir de dinleyici tarafı var Kaan. Yapay zekayla üretilen müzikler giderek daha fazla karşımıza çıkıyor ve insanlar da bunları dinlemeye başlıyor. Sen müziğin içinde olan biri olarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsun?

Yapay zekanın şöyle bir tarafı var. Mesela bunu birçok kişi bilmiyor belki. Gerçi müzisyen arkadaşlar beni anlayabilir. Belli bir frekans boyutu var ve bu yapay zekanın frekansları o kadar saçma bir boyutta ki insanlar bunu aslında anlamıyor. Teknoloji nasıl hayatımıza girdi, sürekli herkes elinde telefon vesaire. Bilgisayar çağı diyoruz ve kimse kafasını telefondan kaldırmıyor. Yapay zekanın frekansları da bir süre sonra insanları delirtme boyutuna gidecek ve kimse bunun farkında değil. Fark ettiklerinde belki çok geç olacak.

Sesin frekansları, tınısı ve insanın bunları nasıl algıladığı müzikte çok önemli. Yapay zekayla üretilen bazı müziklerde benim kulağıma doğal gelmeyen, beni rahatsız eden bir şeyler hissediyorum. Dinleyen arkadaşlarım var ve onların tercihine saygı duyuyorum. Ben dinlemeyi tercih etmiyorum, çünkü beni rahatsız ediyor. Frekansları ruh sağlığım açısından bana iyi gelmiyor.

Çalışmalarını sürdürüyorsun, bundan sonra bizleri neler bekliyor?

Bundan sonra yani zaten bende üretim hiç bitmediği için, bitmesin zaten. Üretim hep var. Söz yazarlığı ve besteciliğin dışında şimdi sahneler de var. İnsanın hayalleri oluyor tabii. Herkesin olduğu gibi benim de hayallerim var. Harbiye hayalim var mesela. Çalışmak istediğim isimler var. O isimlerle beraber şarkılar yapma isteklerim var. Bu yüzden üretim devam ediyor. Yeni singlelar gelecek. İstediğim sahneler var, herkesin istediği gibi mesela Harbiye bunlardan biri. Bir gün belki Harbiye olur ve bir röportaj da orada yaparız.

Pekala Kaan, umarım bir gün seni Harbiye’de dinleme fırsatımız olur. Çok teşekkür ederim bu güzel röportaj için.

Ben teşekkür ederim Ahmet Abi. Şok Gazetesi ekibine, tüm dinleyenlerime ve dostlarıma sevgilerimi iletiyorum.

Kaan’la müzik üzerine konuşurken bir kez daha gördük ki bazı şarkılarının içinde yaşanmışlıklar, tesadüfler, dostluklar ve büyük anlamlar kazanan küçük ayrıntılar saklı. Zaten bir şarkıyı unutulmaz yapan şey de bir yerinden mutlaka kendi hayatımıza dokunması değil mi?

Kaan’ın anlattıklarından hareketle, teknolojinin müziği hızla dönüştürdüğü bir dönemde müziğin kalbine dokunan o insani duygu hala çok kıymetli olduğu sonucuna varıyoruz. Kaan Karamaya’ya içtenliği, anıları ve müziğe dair samimi düşüncelerini bizimle paylaştığı için bir kez daha teşekkür ediyorum. Umarım yeni şarkıları ve sahnede kurduğu o güzel bağla daha pek çok insanın hayatına dokunmaya devam eder.