Ailemin köklerine bir nevi mecburi dönüşümle büyük şehirden bir küçüğüne göçmüş oldum. Bu şehrin belirleyici cinsiyeti kadınlar! Tembel erkekler yetiştiren, erkek rolünü de üstlenen kadınlar… Ama sofrada yeri öküzümüzden sonra gelmeyen türden.
Koskocaman adamlara “su ver, çay koy, o beceremez” diyen annelerin şehrindeyim. Burada yaşı kaç olursa olsun erkekler okula bile başlamamış çağda ve acizlikte görülüyor. Şımartıla şımartıla yetişen bu adamlar büyüyünce rollerini öyle benimsiyor ki bir kısmı haytalık, mecazen hadımlık, evi işini beceremezlik, baba parası yeme, o yapamazlık rolünü adeta yaşıyor. Bakım emeği kadınlarda, miras paylaşımlarında erkekler ellerinde bayrakla en önde. Yaşarken bile anneler, elindeki iki kuruşu bu aciz gördükleri erkek çocuklara aktarıyor hem de kız çocuklarının gözünün içine baka baka.

Ayrımcı anneler, toparlayıcı babalar
Babalar ise annelerin tam tersi rolde. Kız çocuklarını ellerinden geldiği kadar sever, el üstünde tutar, kıymetini bilirler. Ayrımcılık yapmazlar tabi ama yine de kızlar babaları için her zaman kahraman, birer şampiyondur. Zaten bu denge de olmasa eminim kız çocukları çoktan evden uzar ya da ailesiyle ara sıra görüşür olurdu. Bizim sülalede evlilik oranı 60-70 doğumlu kadınlarda azdır. Baba evindeki rahatlıktan olduğunu düşünmüşümdür hep ki öyledir.
Hayatta ben en çok babamı sevdim
Can Yücel’in dediği gibi hayatta ben en çok babamı sevdim. Kendimi bildim bileli en büyük korkum da babamı kaybetmekti.
İkimizden de saklamışlar son evre kanser olduğunu, öleceğini. Ana oğul kendilerince bir karara varmışlar bizden habersiz. Ben babamdan daha duygusal bir karşı cinsiyet tanımadım. O altı yaşındayken ikiz doğururken ölen annesine ağlardı hep.
Ağlamayı bilen bir erkekti babam. Anneme de büyük aşık ve hayrandı. Nadir orkideler, çiçekler hediye alır; Sevgililer Gününde annemi akşam eve geleceği halde işten arayıp ne kadar sevdiğini söylerdi. Küçükken yetim kaldığı için anneme olan aşırı sevgisini bize de adapte etmeye çalışır; “annenin ayaklarını yıkayın suyunu için kızım”, “Allah benim ömrümden alsın annenize versin, anasızlık çok zor” gibi telkinlerde bulunurdu. Allah’ın iyi kuluymuş ki duası tuttu!

İyi insanlar gerçekten erken ölüyor
Babamı her tanıyan yeryüzüne inmiş melek olduğunu bilirdi. Tanımadığı insanlara bile büyük yardımlar ederdi. İyi insanlar erken ölüyor klişesinin aslında klişe olmadığının farkına ben babamı kaybedince vardım. Hastalığını ondan gizlemek için yüzüne gülerken arka köşelerde ağlaşırdık.
Kucağımda öldü babam. Yavru bir kuş gibi. Öldü, sarstım birkaç saniyeliğine geri geldi tekrar gitti.
Saçlarını kestim hüznümün
Önce eniştemle halamlar geldi eve. Kardeşim iş seyahatindeydi. Kapıyı açınca ağlaşmalar. Erkeklerin tek cesur ve yetişkin olduğu zamanlar sanırım bu zamanlar olmalı. Kardeşler birdenbire karşılıklı büyümek zorunda kalıyor. Nisanın son günü öldü babam. Camları açtılar savcıyı beklerken kokmasın diye. Yatağa yanına uzandım; bizi ayıracaklarını biliyorum, ne kadar birlikte olursam kârdı benim için.
Elleri buz gibiydi. Üşüdüğü için ellerini ovuşturdum. Dedim babamı bana bırakmazlar artık. Çoraplarını aldım, saçını kestim kalması için bir parçasının bende. Sonra aldılar babamı benden. Pazardan ucuz yollu iki havlu aldık. Yıkanması için istediler. Bir havlu arttı. Ben onu da yıllarca sakladım hatta kullandım.
Siz hiç?
Hastalığında doğum gününü kutlamıştık. Zaten üç beş ayda öldü babam teşhisten sonra. Babama doğum günü hediyesi aldım ki en büyük travmam hâlâ budur. Siz hiç babanınız öleceğini bile bile acaba ucuz bir hediye mi alsam diye düşündünüz mü?
Hep yaşasın baba gibi babalar…