Bazı günler vardır, takvimden çok vicdanımıza kazınır. 24 Ocak onlardan biri.
Uğur Mumcu’nun ölüm haberini aldığımda 18 yaşındaydım.
Lise son sınıf öğrencisiydim.
Gazeteci olmak gibi bir hayalim yoktu.
Ama adalet duygum vardı.
Merakım vardı.
İtirazım vardı.
Ve biliyordum;
Bu ülkede bazı insanlar “fazla soru” sorunca yalnız kalır.
Bazıları “fazla gerçek” yazınca hedefe konur.
Bazıları da en acısı… susturulur.
Karlı bir Ankara sabahıydı.
İstanbul’dan arkadaşlarımızla yola çıkmıştık.
Soğuktu.
Ama asıl üşüten, ülkenin kalbine düşen o ateşti.
Kalabalığın içindeki o sessizlik…
Yüzlerdeki öfke…
Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993’te Ankara’da Karlı Sokak’taki evinin önünde, arabasında yerleştirilen bombanın patlamasıyla suikast sonucu öldürüldü.
Bu bir cinayet değildi sadece.
Bu, bir “mesaj”tı.
Bu ülkenin karanlığına ışık tutan bir kaleme “sus” denmesiydi.
Ama bazı kalemlere “sus” denmez.
Denenir.
Bedeli ödetilir.
Fakat susturulamaz.

Çünkü Uğur Mumcu, yalnızca yazan bir gazeteci değildi:
O, araştıran bir akıldı.
Belgeyi arayan bir işçiydi.
Sözün değil, kanıtın peşindeydi.
Ve belki de bu yüzden, en çok da bugüne yakışan cümleyi yıllar önce kurmuştu:
“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.”
Bugünün Türkiye’sinde bu cümleyi tekrar tekrar okumamız gerekiyor.
Çünkü bugün de bilgi yerine gürültü var.
Belge yerine algı var.
Soru yerine slogan var.
Ve slogan çoğalınca, gerçeğin sesi kısılıyor.
Uğur Mumcu’yu idol yapan şey tam da buydu:
Kolay yolu seçmemesi.
“Bir şey biliyorum” demek yerine “Bir şey kanıtlıyorum” demesi.
Herkesin yürüdüğü yola değil, kimsenin girmek istemediği koridora girmesi.
Onun cesareti, bağırıp çağıran bir cesaret değildi.
Sessiz ama inatçıydı.
Dosyadan dosyaya yürüyen…
Kaynağı doğrulayan…
İşi bitmeden uyumayan…
Ve her satırında, “Bu ülke bunu hak etmiyor” diyen bir vicdandı.
Bugün dönüp bakınca daha iyi anlıyorum:
Ben o gün Ankara’da yalnızca bir cenazeye gitmedim.
Bir hayat çizgisinin yanından geçtim.
Belki de gazetecilik, o gün içimde bir ihtimal olarak doğdu.
Uğur Mumcu’nun adını duydukça…
Yazdıklarını okudukça…
“Bu meslek, halkın hafızasıdır” fikri içimde yer etti.
Ve yıllar geçti…
Ben gazeteci oldum.
Ama o günün soğuğu hâlâ içimde duruyor.
Bir de şu var:
Uğur Mumcu’nun katilleri hâlâ tartışmaların, dosyaların, “bitmeyen soruların” içinde.
Bu ülkede bazı cinayetler yıllar geçse de tam olarak kapanmıyor.
Üstü örtülüyor.
Soğutuluyor.
Unutturulmak isteniyor.
Sonra benzer acılar geldi:
Ahmet Taner Kışlalı… O da Ankara’da otomobiline yerleştirilen bombayla öldürüldü.
Yani mesele tek bir isim değildi.
Mesele bir geleneği kesmekti: Aydınlanma geleneğini… eleştiri geleneğini… sorgulama geleneğini…
Bugün dünyaya baktığımızda da aynı acıyı görüyoruz.
Gazze’de, savaşın ve yıkımın ortasında, insanlar ölürken; gerçeği duyurmaya çalışan gazetecilerin de hedef olduğu bir çağdayız.
Coğrafya değişiyor belki ama yöntem aynı:
Hakikatten korkanlar, önce onu anlatanı susturmak istiyor.
Uğur Mumcu’yu anmak; sadece “anma” değildir.
Bir duruşu hatırlamaktır.
Bir meslek ahlakını hatırlamaktır.
Bir ülkenin karanlığa teslim olmama inadını hatırlamaktır.
Ve ben bugün, 18 yaşımdaki o karlı Ankara sabahını hatırlarken şunu söyleyebiliyorum:
Uğur Mumcu, yalnızca öldürülen bir gazeteci değil.
O, hâlâ yaşayan bir sorudur.
Her 24 Ocak’ta yeniden sorulan…
Ve cevabı geciktikçe büyüyen bir soru:
Bu ülkede gerçeği yazmanın bedeli neden hâlâ bu kadar ağır?