İstanbul’da yaşayan herkes artık bu manzaraya aşina. Hafta sonu yolunuz Yeşilköy’e ya da Maltepe’ye düşerse, uzaktan bile anlarsınız.

Çadırlar kurulmuştur.

Standlar dizilmiştir.

Hoparlörden bir türkü yükselir.

Arka tarafta sucuk ekmek.

Kalabalık vardır ama kime, neye geldiği belli değildir.

Adına “İl Tanıtım Günleri” denir.

Kağıt üzerinde güzel durur.

Kültür, tanıtım, birlik, beraberlik…

Ama sahaya indiğinizde başka bir tablo çıkar karşınıza.

Bir ilin tanıtımı;

iki kazan yemek,

üç halay,

beş broşürse…

Bu “tanıtım” değildir.

Önce şu soruyla başlayalım:

Bu tanıtım günleri gerçekten şehirleri mi tanıtıyor?

Yoksa artık başka bir şeye mi dönüşmüş durumda?

Neden hep aynı iller, aynı bölgeler?

Dikkat edin.

Takvimi açın, geriye dönüp bakın.

Ağırlıklı olarak;

Karadeniz.

Doğu.

Güneydoğu.

İsimler değişiyor.

Ama çerçeve değişmiyor.

Elbette İstanbul’un demografik yapısı önemli.

Ama burada mesele sadece nüfus değil.

Demek ki burada sadece “memleket özlemi” yok.

Başka bir motivasyon daha var.

Tanıtım mı, pazar mı?

Asıl mesele burada başlıyor.

Çünkü bu tanıtım günleri ciddi bir ekonomik alan yaratmış durumda.

Standlar kiralanıyor.

Yerler pazarlanıyor.

Alanlar paylaştırılıyor.

Ve bu işi yapan sınırlı sayıda organizasyon firması var.

Aynı firma, bir hafta Mardin’i “tanıtıyor”, ertesi hafta Kars’ı.

Stand düzeni aynı.

Çadır aynı.

Yerleşim aynı.

Tanıtılan ürünler bile neredeyse aynı.

Değişen sadece afişteki şehir ismi.

Peki bu standlar kime satılıyor?

Hangi bedellerle?

Hangi kriterle?

Bu paralar kimin kasasına giriyor?

Derneklerin adına toplanan bu gelirler nerede?

Kim denetliyor?

Kim hesap veriyor?

Bu soruların çoğunun cevabı yok.

Ya da verilmek istenmiyor.

Hemşehri dernekleri neden hep kavgalı?

Bir de işin dernek boyutu var.

Aynı ilin; birden fazla derneği, vakfı, federasyonu, hatta köy dernekleri…

Ama tanıtım günleri yaklaşınca;

birlik değil, rekabet başlıyor.

“Standı ben alacağım.”

“Protokolde ben duracağım.”

“Sahne benim olacak.”

Kendi içinde uzlaşamayan yapılar,

koca bir ili temsil ettiğini iddia ediyor.

Bu organizasyonlar bu derneklere ne kazandırıyor?

Üye mi?

Projeler mi?

Kent bilinci mi?

Yoksa sadece görünürlük mü?

Asıl soru: Siyasi rant var mı?

Ve gelelim en kritik noktaya.

Bu tanıtım günleri sadece kültürel değil.

Aynı zamanda siyasi bir alan.

Kalabalık var.

Oy potansiyeli var.

Fotoğraf var.

Sahne var.

Siyasetçi için cazip.

Dernek yöneticisi için de.

Peki bu etkinlikler, bazı dernekleri, bazı isimleri, bazı yapıları

siyasi anlamda bir arka bahçeye mi dönüştürüyor?

Kim, kimin adına konuşuyor?

Kim, kimi temsil ediyor?

Bu sorular sorulmadan,

“tanıtım” demek kolay.

Peki, İstanbul’a ne katıyor?

Bir de işin İstanbul tarafı var. Şehir tarafı var.

İstanbul, kent bilinciyle ayakta durur.

Ortak kurallarla.

Ortak alanlarla.

Ortak aidiyetle.

Tanıtım günleri ise bazen tam tersine çalışıyor:

Kentliliği büyütmüyor.

Hemşericiliği parlatıyor.

Bir şehirde yaşamak başka.

Bir şehri paylaşmak başka.

Bu tanıtım günleri, kentliliği büyütmek yerine hemşehriciliği yeniden üretiyor.

İstanbul’u “memleket standlarına” bölerek, gerçekten ne kazanıyoruz?

Son söz net olsun.

Tanıtıma karşı değilim.

Kültüre de karşı değilim.

Ama tanıtım adı altında;

aynı firmalar kazanıyor,

aynı yapılar güçleniyor,

aynı sorular cevapsız kalıyorsa…

Orada artık tanıtım değil, rant konuşulur.