Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Bunu artık rakamlarla anlatmaya gerek yok. Markette, pazarda, mutfakta herkes biliyor.

Ama bazen bir tablo, bütün istatistiklerden daha çok şey anlatır.

2 gün önce Esenyurt’ta öyle bir tablo vardı.

Bir hak mücadelesi vardı.

Ama bu sıradan bir eylem değildi.

Sloganlardan çok, sessizlik vardı.

Kalabalıktan çok, kararlılık.

Migros depo işçileri iş bıraktı.

Çünkü geçinemiyorlar.

Çünkü aldıkları maaş, ayın ortasını bile göremiyor.

Çünkü her sabah işe giderken hesap yapıyorlar:

“Bu ay hangi faturayı öteleyelim?”

Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik tabloyu artık anlatmaya gerek yok.

Herkes biliyor.

Ama bazıları görmezden geliyor.

İşte tam da bu yüzden bu eylem önemli.

Çünkü bu eylem, rakamların değil, hayatların eylemi.

Esenyurt’ta başlayan iş bırakma eylemi, kısa sürede başka illere yayıldı.

İzmir, Adana, Kocaeli, Bursa, Mersin, Diyarbakır…

Sorun bir depo değil.

Sorun sistematik.

Ama Esenyurt’ta dikkat çeken başka bir şey daha vardı.

Yağmur…

Öyle ince ince yağan bir yağmur değil.

Bastıran, sırılsıklam eden, insanı geri döndürmesi gereken bir yağmur.

Ama kimse geri dönmedi.

İlk oraya giden, Kemal Aygün oldu.

Saadet Partisi Esenyurt İlçe Başkanı.

Yağmurun altında, işçilerin yanında durdu.

Islanmayı dert etmeden.

Ardından Duygu Eroğlu geldi.

Türkiye İşçi Partisi’nin Esenyurt İlçe Başkanı.

Bir avukat olarak değil sadece, bir emek mücadelesinin parçası olarak oradaydı.

Sonra Cafer Çakmak.

CHP Esenyurt İlçe Başkanı.

O da yağmurun altındaydı.

O da işçilerin yanındaydı.

Üç farklı siyasi yapı.

Üç farklı dil.

Ama tek bir ortak nokta:

Ekmek.

Bu ülkede pek alışık olmadığımız bir manzaraydı bu.

Yan yana durabilmek.

Aynı kareye girebilmek.

Söz konusu hak olunca, rozetleri bir kenara bırakabilmek.

Esenyurt’ta bunu gördük.

Keşke diğer siyasi parti ilçe başkanları da orada olsaydı.

Keşke bu dayanışma daha da büyüseydi.

Çünkü bu mesele, bir partinin meselesi değil.

Bu, bir insanlık meselesi.

Migros depo işçileri bugün sadece Migros işçileri değil.

Onlar, bu ülkede alın teriyle çalışan milyonların sesi.

Sabah karanlığında yola çıkanların,

akşam eve yorgun dönenlerin sesi.

Kimse keyfinden iş bırakmaz.

Kimse yağmurun altında saatlerce beklemez.

İnsan ancak çaresiz kalınca bunu yapar.

O yüzden bu eylemi hafife almak büyük bir yanılgıdır.

Bu bir şımarıklık değil.

Bu bir lüks hiç değil.

Bu, “artık dayanamıyoruz” demenin en sade halidir.

Dün Esenyurt’ta gördüğümüz manzara şuydu:

Islanan ayakkabılar,

ıslanan montlar,

ama dimdik duran insanlar.

Bazen en gerçek fotoğraf,

en pahalı stüdyoda değil,

yağmurun altında çekilir.

İşte o fotoğraf Esenyurt’taydı.