Birkaç gün sonra tekrar doğmuş olacağım. İnsan doğmuş olmanın nesini kutlar hiç anlamam. Zaten doğmasan kutlayacak bir durum da yoktu. Annenin acı çektiği günü her sene pasta keserek kutsamak ne bileyim garip değil mi?

Yetmişli yıllarda doğanların her karşılaştığı zorlukta “bize soruldu mu doğururken” isyanları klişedir. Sırtımızı yasladığımız bu klişede sadece sessiz kalınır ama sonuçta hiçbir şey elde edemezdik. Sonra büyüyüp doğurma ihtimalimizin mevcutlaştığı yaşlarda “bu kötü dünyaya çocuk getirmem” klişeleri başladı. Aslında sebep büyümekten kaçmaktı çoğumuz için.

Üniversiteye gitmeyi seçmeyenler erken yaşta evlenip çoluk çocuklandılar; şimdi torun torbalılar. Biz bu işten kaçanlar senelerce doğurmaktan yırtmak için geç evlendik ya da çocuk istemeyen adamları seçtik yuvalanmak için.

Whatsapp Image 2026 07 19 At 12.30.18 (2)

Sorun kötü çocukluk yaşamak değildi; tam tersi!

Mutlu ve çok kültürlü bir çocukluk geçirdim. Babası onu çok seven, üstelik çok duygusal bir adamın çocuğuyum. Hani herkesin çok andığı çocukluk anılarını hala diri tutanlardanım bu yüzden. Bebek, oyuncak mutfak yerine farklı oyuncaklarla oynamayı sevdim. Kız çocuğu gibi büyümeyince anıların daha farklı oluyor çocukluk. Misal ilkokulda hanım ağa gibiydim (bunda Karadeniz kökenimin de mutlak etkisi vardı alttan.)

Evcilik mekânı değil de nerde top oynayabilirizi aradık hep benim gibi kızlar mahallece.

Whatsapp Image 2026 07 19 At 12.30.18

Ev arkadaşı sahte filozoflar

Üniversiteyi bile isteye şehir dışında okudum. Büyümek için böylesi lazım. Ailesi tarafından (ne yazık ki) sevilmemiş ev arkadaşlarım oldu. Hepsi de zengindi ama ilgisiz ailelerin çocuklarıydı. Babam her ay harçlığımı hepimiz için bolca yollardı. Annem evdekilerin sevdiği keteleri, börekleri yapar, yollar ben hiç birisini yemezdim onlar yesin diye.

Odamda bolca peluş oyuncak olurdu. Evde olmadığım bir gün arkamdan “bu kız çocukluğunu hiç yaşayamamış” diye konuşmuş sahte kadın filozoflar. Olsun. Ben onları yaşadıkları çocukluğu öğrenince bunu hiç umursamadım. Çünkü hepsinin derin ve hala açık duran yaraları vardı.

Aslında tüm bunları doğum günüm bahanesiyle zamanında yazdığım ve sevdiğim bir çocukluk anımı siz de okuyun diye anlattım. Öyküleşince belki sizin de küçüklük kahramanınız gelir aklınıza diye…

Whatsapp Image 2026 07 19 At 12.30.18 (1)

Kahramanlar hep bakkaldır

Onunla bir kez karşılaşsanız üzerinizde izi kalırdı. Tanrı onu kahraman olsun diye bakkal yapmıştı. Mahallenin bakkalı çocukların adeta kahramanı değil midir? Şemsi Abi’de öyleydi…

Uzunca, sarıya çalan post gibi yeleli saçları, güven veren sımsıcak bir gülüşü, pelerini olan süper kahramanlar gibi onun da üstünde hep pardösüsü (üstelik deri) vardı. O kadar kocaman gülerdi ki gözleri çizgi gibi olur, çocuklara adeta güneşe tutulmuş gibi bakardı.

Tarih kitaplarında gördüğünüz Asur Krallarına benzerdi; kıvırcık saçlı, heybetli ama elinde bir asası eksik! Bütün çocuklara sabırla ve sevgiyle yaklaşır, kardeşim ve beni ise ayrı bir severdi.

Beşinci katın balkonundan iple, boş sarkıttığımız sepetler “Şemsi Abi” diye bağırmamızla birkaç sefer sakız ve çikolatalarla dolar; annem her “Şemsi verme şunları neden veriyorsun?” dedikçe Şemsi Abi de “Ama çok tatlılar abla” diye bize erirdi.

Şemsi Abi’yi ben uçmaz sanırdım, ta ki bana çarpan arabanın şoförüne yumruğuyla uçana kadar! Mahallemizin Şemsi Bakkalı o günden sonra kahraman sıfatını daha bir hak etmiş, iyice büyümüştü gözümde.

Bir gün ahşap çerçeveli dükkânını kapattı, vedalaşmadan gitti… Aylar sonra bakkala yeni bir tabela asıldı: “Nedim Bakkal…”

Herkese mutlu yaşlar!