Dün gece Şampiyonlar Ligi’nde yaşananlar, Fenerbahçe taraftarını derinden etkileyen bir tablo ortaya koydu. Peki, teknik ve taktik unsurların ötesinde, asıl mesele neydi?
Maça iyi hazırlanılmadığı çok açıktı. Ancak hazırlık sadece rakip analizi veya saha taktikleriyle sınırlı değildir. Ruh ve motivasyon da en az taktik kadar önemlidir. İşte tam da bu noktada, Jose Mourinho’nun maçtan bir gün önceki basın toplantısındaki sözleri dikkat çekiciydi. Transfer hamlelerinin durmasından duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirdi. Bu açıklama yönetime bir mesaj niteliğindeydi belki, ancak kuliste, oyuncuların zihninde de derin bir etki bırakmış olmalı. “Acaba kulüp gerçekten bu projeye inanıyor mu?” sorusu, ister istemez motivasyonu düşüren bir gölgeye dönüşebilir.
Sahada, bir gün önce “Benfica şöyle iyi, böyle fena” diye konuşan Mourinho’nun ruh halini yansıtan bir Fenerbahçe vardı. Enerjisi düşük, nişan almış ama tetiği çekemeyen, inisiyatif almakta zorlanan bir ekip. Böyle kritik maçların hikayesi genellikle “kahramanlar” üzerine yazılır. Bu kahramanı ya takımın içinden çıkan bir oyuncu yaratır, ya da teknik direktörün kurduğu özel bir plan. Biz bu kahramanı forvette veya orta sahada ararken, aslında onu kendi kalesinde bulduk: Dominik Livakovic. İki olağanüstü kurtarışıyla maçın erken kopmasını engelleyen, Fenerbahçe’yi ayakta tutan isim oydu. Peki, ya diğerleri?
“Yazık oldu” diyemem, çünkü bu tür maçlar bir uyanış çağrısıdır. Takım, kolektif bir ruhla sahaya çıkmak zorunda. Liderlik sadece teknik adamın omuzlarında değil, sahada da hissedilmeli. Transfer konuşmaları sezon sonuna ertelenmeli, odak tamamen futbolun içinde tutulmalı.
UEFA Avrupa Ligi’ne düşmek bir hayal kırıklığı olsa da, bu yolun da bir fırsat olduğu unutulmamalı. Ancak asıl mesele, hangi organizasyonda olursa olsun, Fenerbahçe’nin oyunu ve ruhu bulması. Dün gece kaybedilen sadece bir maç değil, aynı zamanda bir kimlik arayışıydı. Umudumuz, bu kaybın, gelecek için gerekli dersleri içinde barındırması.